"Filistin Devleti'ne hayır" ile "Ne Kürt sorunu ya"...

Netanyahu, seçim kazanmak için "Ben bu koltukta oturdukça, asla Filistin devleti kurulmayacak" dedi. Bu tavrı ona seçim kazandırdı. Erdoğan, "Ne Kürt sorunu ya" diyerek kestirdi attı. Bu tavır ona seçim kazandıracak mı göreceğiz...

İsrail seçimlerinin sonuçları uzun süredir merakla bekleniyordu. Seçimler, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun geleceğini belirlemek bakımından özel bir anlam taşıyordu. Netanyahu, zorlama bir paralellik çizilir ve zorlama bir benzerlik aranırsa, Türkiye’deki Recep Tayyip Erdoğan’ın “İsrail versiyonu” sayılabilir.

İsrailli siyasetçinin ihtirasları ve hedefleri, elbette ki, Tayyip Erdoğan’ın çok gerisinde ama iktidarını sürdürmek bakımından için tüm dünyaya ve başta Washington’a kafa tutmayı göze alacak kadar gözü kara.

Obama ile ilişkilerinin berbat olduğunu bilmeyen yok. Obama’ya meydan okumak üzere, yakın geçmişte, Cumhuriyetçilerin desteğiyle Kongre’de –Obama’nın muhalefetine rağmen- bir konuşma yapacak kadar Amerikan sistemi içinde güce sahip olabiliyor.

Bu yönüyle, Erdoğan’dan ayrılıyor. Türkiye’nin Cumhurbaşkanı’nın Amerikan sisteminde, İsrail Başbakanı’nın dayandığı “lobi” gücü yok. O, ABD’ye ve “Ey Obama” diye ABD’nin komşusu Meksika’dan seslenerek Amerikan Başkanı’na posta koyduğu sırada, Washington’da güvendiği bir zemin yoktu.

O konuşmalarıyla aslında Türkiye’deki seçmenlerine sesleniyordu. Zaten, Erdoğan’ın Obama’ya karşı Netanyahu’nun taşıdığı türden bir husumeti de yok. Öyle yok ki, daha şimdiden 7 Haziran seçimlerinden sonra Washington’da davet edilmek için el altından ve kapalı kapılar ardından girişimlerde bulunduğu Amerikan başkentinde biliniyor.

Aslında Türkiye’deki yandaşlarının pek farkında olmadığı bir özelliği daha var Tayyip Erdoğan’ın. Bu noktada, Netanyahu ile de gayrı iradi bir benzerlik gösteriyor: Tayyip Erdoğan ile sağcı Cumhuriyetçiler arasında kesişmeler söz konusu.

Netanyahu’yu Obama’ya karşı Washington’da Kongre’ye davet ederek, konuşmasını sağlayan Cumhuriyetçiler, Suriye politikası söz konusu olunca, aşağı yukarı Tayyip Erdoğan ile aynı söyleme sahip olarak, Obama’yı eleştiriyorlar.

Cumhuriyetçilerin özellikle “neo-con” unsurları, Başşar Esad ve Suriye’ye karşı izlenmesi gereken politikada, neredeyse, tümüyle Tayyip Erdoğan’ın yaklaşımıyla uyuşuyorlar.

Bu “gayrı iradi” ve işin ucunda “neo-con’lar” bulunduğu için, Netanyahu’nun Amerikalı dayanakları açısından hoşa gitmeyecek benzerlikler bir yana bırakılırsa, Tayyip Erdoğan ile Netanyahu arasında, Gazze ve Filistin politikası bakımından hiçbir ortak yan, tabii ki, söz konusu olamaz.

Ancak, “siyaset yapma tarzı” bakımından da benzerliklerden söz etmek mümkün.

Netanyahu’nun seçime az bir süre kala, İzak Herzog’un İşçi Partisi ile Tzipi Livni’nin Kadima’sını biraraya getirmiş olan ve kendisine karşıtlık zemini üzerinde yükselen “Siyonist Birliği”nin seçimden birinci çıkması ve İsrail’in yakın tarihine damgasını vurmuş olan “Netanyahu dönemi”nin kapanması bekleniyordu.

120 sandalyeli İsrail Parlamentosu Knesset’te, Yahudi devletinin 1948 yılındaki kuruluşundan beri hiçbir zaman “tek parti” yönetimi olmadı. Bugüne kadar İsrail’in gördüğü 19 hükümetin tümü koalisyon hükümetleri idi. 20. hükümet de öyle olacak.

İşçi Partisi lideri İzak Herzog’un başını çektiği “Siyonist Birliği” kazandığı 24 sandalye ile yine de hükümet kurma şansına sahip olsa da, seçimin “ana konusu” olan Netanyahu’nun 29-30 sandalye kazanarak Likud’u bu seçimden birinci parti çıkartması, tartışmasız biçimde, onun siyasi zaferi olarak kabul ediliyor.

Netanyahu’nun çeşitli sağ partilerle birlikte 64 sandalyeye dayalı yeni bir koalisyon kurma ihtimali, diğer ihtimallerin tümünden daha fazla.

İsrail, bir kez daha, Netanyahu iktidarına “yeşil ışık” yakmış görünüyor.

Peki, daha bir hafta önce, son seçim anketleri Siyonist Birliği’ni Netanyahu’nun Likud’unun 4-5 sandalye önünde gösterirken ve Likud’un topu topu 20 sandalye civarında bir temsil elde etmesi beklenirken, birkaç gün içinde ne değişti?

Ne değişti de, Netanyahu, bir kez daha “milli irade”ye dayanır hale geliverdi?

Netanyahu’nun yaptığı “son dakika hamlesi”nin arayı kapatmasında ve hatta öne geçmesinde çok önemli rol oynadığını hemen herkes kabul ediyor.

Yaptığı şu: Netanyahu, iktidarda kaldığı süre içinde bir Filistin devletinin “asla kurulmayacağı”na söz verdi ve ayrıca New York Times’ın ifadesiyle “Arap seçmenlere hakaret etti”.

Bu “son dakika hamlesi”nin “İsrail sağı”nda ve İsrail seçmeninin “yüzer gezer kesimi”nde olumlu yankı bulduğu, seçim sonuçlarından anlaşılıyor.

Böyle bir Netanyahu ile Ortadoğu’da Filistin sorununun çözümü –zaten oldum olası ve imkânsıza yakın ölçüde zor- daha da zora girecektir. Bölge, daha derin ve kırılgan fay hatları ile şekillenecektir.

Bu arada, İsrail, Netanyahu’dan ötürü, çok kutuplaşmış bir ülke haline geldi. Netanyahu, bir dönem daha iktidarda kalırsa, İsrail’in nasıl yönetilebileceği, çok kişi için soru işareti.

Türkiye’de de benzer tespitler, 7 Haziran sonrası için ifade ediliyor. Eğer, seçimler Tayyip Erdoğan’ın tam arzu edeceği sonucu verse bile, ülkenin daha da yönetilemez hale geleceği ve çalkantılara sürükleneceğini düşünenlerin sayısı hayli fazla.

Türkiye ve İsrail seçimlerinin “ortak” bir başka noktasını da Erdoğan ve Netanyahu isimleri üzerinden okumak mümkün: İsrail’de öncelik Netanyahu’nun “önüne geçmek” idi; Türkiye’de seçimin bir numaralı amacı ise, Erdoğan’a “dur” demek, onun iktidarını “sınırlamak” ve “kısıtlamak” olarak öne çıkıyor.

Bir başka “ortak nokta” olarak ise “temel sorun”a ilişkin olarak benimsenen söylemden söz edebiliriz:

İsrail’de “Filistin sorunu”; Türkiye’de “Kürt sorunu”

Netanyahu, seçim kazanmak için “Oyunuzu bana verin, ben bu koltukta oturdukça, söz, asla Filistin devleti kurulmayacak” dedi.

Bu tavrı ona seçim kazandırdı.

Tayyip Erdoğan, birkaç gün önce “Ne Kürt sorunu ya” diyerek kestirdi attı. “Kürt sorunu”nun olmadığını söyledi.

Aslında bu düşüncesi ya da yaklaşımı yeni değil. Bir dönem önce, AKP’de genel başkan yardımcısı olan Dengir Mir Mehmet Fırat ile tam bu nedenle ters düşmüştü.

Bir seferinde kendisini ziyaret eden bir Diyarbakır STK heyetinde yer alan dönemin Diyarbakır Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu’ya , “Kürt sorunu” demiş olduğu için ağır sözcükler kullanarak çıkışmıştı. Sezgin Tanrıkulu, bunun üzerine, Erdoğan’ı protesto ederek, Ankara’da Başbakanlık’taki toplantıyı terketmişti. Tayyip Erdoğan’ın tavrı, toplantıda yer alan Diyarbakırlılarda buz gibi bir hava estirmişti.

Tayyip Erdoğan’ın “Kürt sorunu” diye bir sorunun varlığına hiçbir zaman inanmamış olması muhtemeldir. “Çözüm süreci”nden anladığı da, o nedenle, PKK’nin elinden silahları almaktan ibaret kalabilir.

“Kürt sorunu”nun “inkârı” acaba Tayyip Erdoğan’a 7 Haziran seçimlerini kazandırabilir mi?

Netanyahu, “Filistin devletine hayır” diyerek seçim kazandı. “Kürt sorununu inkâr”, Erdoğan’a sağ-milliyetçi oylar üzerinden seçim kazandırır mı?

Göreceğiz…