Gazetecilik ve iktidarda 'panik atak'...

Can Dündar'a yönelik soruşturma, iktidarın 7 Haziran yaklaşırken "panik atak" geçirmekte olduğunu ortaya koyuyor

Cumhuriyet gazetesi, dün, logosunun yanından “Susmak Yok” başlıklı bir başyazı yayımladı. Tümünün altına imzamı attığımı beyan ettiğim “Susmak Yok”un ilk bölümünü aynen yayımlıyorum:

“Ülkemizdeki yargı kurumu suçu ve suçluları değil, bunları açığa çıkaran gazetecileri yargılıyor.

Bu durum, mevcut mekanizmanın bir yargı kurumu olmaktan çıkıp, ağır suçları örten, suçluları koruyan hukuk dışı bir yapıya dönüştüğünü gösteriyor.

Böylesi bir yapının yaptığı işlemler, hukukla ve yasayla açıklanamaz. O halde artık yürütme gücünün tasarruflarının hukuki denetiminden, yasadışına çıkanların soruşturulmasından söz etmenin bir anlamı da kalmadı.

Ülke ve yargısı bakımından zavallı ve sefil bir durumla karşı karşıyayız. Yasadışı iş ve işlemlerin meşru gösterilmeye çalışıldığı ara dönem de geride kaldı. Çünkü artık mızrak çuvala sığmıyor.

Devlet yetkileri kötüye kullanılarak işlenen suçların açık ve somut kanıtlarını herkes gördü.

Artık açık açık ‘ben yaptım oldu’ dönemindeyiz.

Siyasi iktidarın herhangi bir tasarrufuna karşı çıkan herkesin casus ya da düşman diye yaftalanarak hapse gönderilmesi mevsimine geçmiş bulunuyoruz.”

Durum, harfiyen budur ve iktidar sahiplerinin “Yeni Türkiye” adıyla topluma benimsetmek istedikleri duruma bir başka isim bulmak gerekirse bu “Alaturka faşizme geçiş dönemi”nden başka bir şey değildir.

Cumhuriyet’in “Susmak yok” yazısına neden olan; gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar imzasıyla önceki günkü birinci sayfasını “MİT TIR’ları ile taşınan silahlar” konusuna, görsel malzeme ile de yer vererek belgeli bir “gazetecilik başarısı”na attığı imza üzerine, Can Dündar hakkında “darbeye teşebbüs, askeri ve siyasal casusluk ve terör örgütüne üye olmak” iddiasıyla soruşturma başlatılmış ve söz konusu haber içeriğine ilişkin tüm yayın organlarında yayın yasağı getirilmiş olmasıdır.

Söz konusu gelişme üzerine benim yazdığım ve dünkü Radikal’de yayımlanması gereken yazı, aynı soruşturmanın kapsamına alınmaktan beni kurtarmak için –benim de onayım alınarak- yayımlanmadı. Bazı meslektaşlarımızın Cumhuriyet ve Can Dündar ile “dayanışma” yazılarının da aynı nedenle yayımlanmadığından haberim var.

“Yasak kapsamı” içine girebileceği düşünülen bölümlerini çıkartarak, dün yayımlanması gereken yazımın geri kalan bölümlerini tekrar yayımlıyorum. Ülkedeki genel durumun, hele Bank Asya’ya iktidar namına el konulmasından sonra “özgürlükler” bakımından “daha vahim” hale geldiği düşünülürse, “eskimiş”  sayılabilecek bir yanı yok.

İşte iktidarın talimatıyla hareket eden savcıların “koz” olarak kullanabileceği bölümleri çıkartılmış haliyle o yazı:

“Türkiye’nin ‘basın ve ifade özgürlüğü sicili’nde bir kocaman ‘kara leke’ daha...

Cumhuriyet Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar, Cumhuriyet Gazetesi’nin boydanboya birinci sayfasını kaplayan manşet haberi nedeniyle ‘terör örgütü’ soruşturması kapsamına alınmış.

Dünyanın en saygın gazetelerinden biri olan New York Times ile Türkiye’nin seçim meydanları üzerinden polemiğe giren ve ona ‘Haddini bil New York Times’ diye seslenerek, gazeteciliğin nasıl yapılması gerektiğini öğretmeye kalkan bir Cumhurbaşkanı’nın ortalıkta dolanarak kafasına uymayan herkesi hakaret ve tehdit ettiği bir ülkede olağan sayılması gereken bir gelişme.

Cumhuriyet, dün ‘olağanüstü’ bir gazetecilik örneği verdi.  Cumhuriyet birinci sayfaları itibarıyla, Türkiye’nin gazetecilik mesleğinin can çekiştiği ‘Havuz medyası çölü’nde arada bir önümüze çıkan ‘vaha’lardan biri oldu.

Cumhuriyet’in 24 Nisan günü Ermenice manşetle yayımlanması, en başta ‘ahlâkî’ açıdan Türkiye’nin basın tarihine silinmez harflerle geçecek kadar önemliydi. 29 Mayıs tarihli dünkü Cumhuriyet nüshası ise bizzat Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar’ın imzasıyla ‘İşte Erdoğan’ın yok dediği silahlar’ manşeti ile yayımlandı...

Ciddi gazetecilik budur işte ve böyle yapılır...

Gerçi, yukarıda bunu ‘bugünkü Türkiye’de olağan bir gelişme’ diye yazdık ama yok artık; olmaz. Can Dündar, neyi niçin yayımladığını aynen aktardığımız şekilde açıkladığı Cumhuriyet’in dünkü birinci sayfasından ötürü ‘darbeye teşebbüs, askeri ve siyasal casusluk ve terör örgütüne üye olmak’ suçlamasına muhatap olacak, öyle mi!

Peki dönemin Başbakanı (bugünkü Cumhurbaşkanı), Dışişleri Bakanı (bugünkü Başbakan) ve İçişleri Bakanı, ısrarla, söz konusu MİT TIR’larında niçin ‘Türkmenlere insani yardım malzemesi gönderildiğini’ söylemişlerdi?

Bir ülkenin yanıbaşındaki bir ülkede cereyan eden amansız bir savaşta taraf olması ve taraflardan birine silah göndermesi anlaşılamaz bir şey değildir. Siyaseten, altını çiziyoruz, siyaseten mümkündür. Ama buna karşı çıkanlar da olacaktır. Ayrıca, bunu yapanlar, yaptıklarının ‘siyasi sorumluluğu’nu almak ve hesabını vermek zorundadırlar.

Yapmamaları gereken tek şey, düpedüz yalan söylemek, gönderilen silahların üzerini ilâç kutularıyla kapatmak ve yalan ortaya çıkartıldığı vakit, ortaya çıkan ‘yalan’ı yayımlayan basın organları ve mensuplarına ‘darbeye teşebbüs, askeri ve siyasal casusluk ve terör örgütüne üye olmak’ suçlamasını yöneltmektir.

Bu noktayla birlikte, iş, ‘zulme’, ‘zorbalığa’, ‘hukuksuzluğa’ girer...

Aslında, Cumhuriyet’te dün yayımlanmış olan bilgilerin önemli bir kısmı daha önceden yayımlandı. 16 Ocak’ta T24 sitesinde Arzu Yıldız imzasıyla şu sırada tutuklu bulunan savcı Aziz Takçı’nın açıklamalarına yer vererek, ‘Batıya sirayet eden terör eylemleri tezgâhını açık ettik’ başlığıyla çok çarpıcı bilgiler yayımlanmıştı.

Aynı savcı 8 Mart tarihli Cumhuriyet’te yayımlanan bir başka açıklamasında ‘TIR’ları dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla bıraktık. Suriye’deki Türkmenler silahların kendilerine gelmediğini söylüyorlardı. Bu durumda malzemelerin Suriye’ye gittiği kesinlik kazanıyor ancak Suriye’de kime veya hangi gruba gittiğini ben bilemiyorum, bilen biliyor’ demişti.

Tutuklanan diğer savcı Özcan Şişman’ın ifadesi daha sonra internet sitelerinde yayımlanmıştı. Savcı Özcan Şişman’ın ‘Suç, devlet sırrı olamaz’ diyerek görevini yaptığını belirtmiş, silahların kimlere gittiğine dair kamera kayıtlarına gönderme yaparak bazı bilgiler aktarmıştı.

Ne Ocak ayında T24, ne Mart ayında Cumhuriyet ve ne de bu Mayıs ayında Özcan Şişman’ın ifadesini yayımlayan internet siteleri için söz konusu olmayan ‘darbeye teşebbüs, askeri ve siyasal casusluk ve terör örgütüne üye olmak’ suçlamasının, şimdi Can Dündar’a yöneltilmesinin hiçbir dayanağı olamaz.

Can Dündar’a yönelik soruşturma, iktidarın 7 Haziran yaklaşırken “panik atak” geçirmekte olduğunu ortaya koyuyor. 

Cumhuriyet ve dolayısıyla Can Dündar, dünkü birinci sayfa ile çok önemli bir başka gerçeği –MİT TIR’larının nereye silah taşıdığı konusundan söz etmiyorum- ortaya çıkartmış oldu: Türkiye’nin 2015 yılında gelmiş olduğu noktada, özgürlükleri kısıtlamaya kalkmak ve zorbalık artık sökmez.

Tıpkı toprağın altından aralık bulduğu yerden çıkan metan gazı gibi Türkiye’nin sivil toplumu. Ne kadar bastırsanız, bir yerden yolunu bulup çıkıyor, gerçekleri ortaya çıkartıyor.

Cumhuriyet’in dün yaptığı gibi. Tebrikler Can Dündar!”

Bugünkü yazının sonuna eklemek istediğim şu:

“Cumhuriyet’in dünkü sayısından ve “Susmak yok” başyazısından dolayı bir kez daha tebrikler Can Dündar!”

Yayımlanmamış olan yazımın başlığı ne miydi?

Gazetecilik ve iktidarda “panik atak”...