Gelinen nokta...

Gelinen nokta, Türkiye'nin, daha doğru bir deyimle, AKP iktidarının "ABD baskısı önünde eğilmesi" ve Kobani konusunda "geri basması"dır. Gelinen nokta ABD'nin Irak Kürt yönetimi dışındaki Kürtler ile doğrudan ilişkiye geçme ve işbirliği yapma konusundaki "radikal değişikliği" ortaya koyuyor.

Pazartesi akşamı Türkiye saati ile 20:32. Gecenin karanlığı düşmüş, saat sekiz buçuk suları. Washington’da öğle paydosu bitmiş, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nda sözcü Marie Harf, brifing veriyor.

Tayyip Erdoğan’ın PKK ile PYD’nin aynı şey olduğuna dair sözleri kendisine hatırladıldığında, Dışişleri Bakanı Kerry’ye de atıf yaparak, “Tabii, biz” diyor “buna karşı muhalefetlerinin temellerini anlıyoruz, PKK ile karşılaşmış oldukları durumu (challenges) anlıyoruz ve tarihi ve hassasiyetleri anlıyoruz. Bu nedenle, (Kerry) bunları (Türk muhataplarına) açıkça ifade etti. Bununla birlikte, Türklere PYD gibi grupları, bu Kürt savaşçıları ve IŞİD’i geri püskürten sahadaki Kürt-olmayan az sayıdaki savaşçıya destek olmanın son derece önemli olduğuna inandığımızı da açıkça söyledik.”

Bu sözleri üzerine “Yani PYD ve PKK arasında bir ayrım yapıyorsunuz” sorusu geliyor. Marie Harf, kısa bir kekelemeden sonra “Bir ayrım var, evet” karşılığını veriyor.

Birkaç dakika önce, gazetecilerden biri ile Harf arasında PKK-PYD konusunda çekişmeli bir diyalog gerçekleşmişti. Gazeteci, Kerry’nin sözlerini aktararak “PKK’nin uzantısı olan PYD’nin..” diye söze girince, Sözcü Harf, “Öyle bir şey demedi” diyerek gazetecinin sözünü kesiyor.

Gazeteci – Dedi.

Sözcü – Demedi.

Gazeteci – Bunlar aynı şeydir dedi.

Sözcü – Önümde konuşmasının metni var. Birleşik Devletler yasalarına göre, PYD, yasal olarak PKK’dan farklı bir gruptur.
Kerry’nin dediği buydu demeye getiriyor. Doğru. Ama, Tayyip Erdoğan’ın PKK ile PYD arasında “fiilen” bir fark görmemesi de doğru.

İkisi de doğru. PKK ile PYD, “çift yumurta ikizi” sayılırlar. Aralarında ayrılık gayrılık yok. Hiçbir zaman da olmadı. Zaten şu anda Kobani’yi savunurken “şehit” düşüp, toprağa verilenlerin önemli bölümü Türkiye’nin şehirlerinde defnediliyorlar. Yani, memleketlerine getiriliyorlar.

Bu insanlar neyin nesi? Tayyip Erdoğan’ın dilinde “teröristler”; Kerry’nin dilinde ise “Kobani’yi savunan kahramanlar.” Onlar için, İngilizce “valiant” sözcüklerini kullandı.

Yasal olarak, Amerikan yasalarına göre gerçekten de fark var ama. PKK, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın “terör örgütleri” listesinde –o da Türkiye’nin isteğinden ötürü; yoksa PKK hiçbir zaman Amerikan hedeflerine saldırmadı- 1997’den bu yana yer alırken; 2003’te kurulmuş olan PYD, hiçbir vakit böyle bir listede yer almadı.

Nitekim, geçen yıl tam bu vakitlerde, yani Ekim ayının son haftasında BDP’nin düzenlediği “Kürtler ve Ortadoğu” konulu konferansa katılmak üzere Selahattin Demirtaş ile Washington’da bulunduğum sırada, bu konu gündeme gelmişti. Salih Müslim de konferansa katılacak ve bir konuşma yapacaktı. ABD’nin Stockholm’deki büyükelçiliğine vize müracaatı yapılmıştı. “Red” cevabı da gelmedi, ama bir türlü cevap da gelmedi. Salih Müslim de Washington’a gelemedi.

Gelemedi ama panele katıldı! Ulusal Basın Merkezi’ndeki toplantıya Skype ile bağlandı ve salonun duvarına yansıtılan iki insan boyundaki görüntüsü ile konuşmasını yaptı, soruları cevapladı.

Çok üst düzey bir Amerikan Dışişleri yetkilisine, “Saçma işlerle uğraşıyor ve insanları uğraştırıyorsunuz” demiştim, “Niye vize vermediniz Salih Müslim’e? PYD’yi terör örgütü olarak kabul etmediğinize göre, uygulamanız ‘yasal’ sayılmaz. Aynı şeyi yıllarca FKÖ’ye uyguladınız, sonra FKÖ lideri Yasir Arafat’ı Beyaz Saray bahçesinde ağırladınız, Nobel Barış Ödülü kazandı. Nasıl olsa, Salih Müslim’e de bir gün vize vereceksiniz. Bu kez vermediniz de ne oldu? Sizin icadınız olan Skype sayesinde, gelemediği salonda kaplayacağı yerin iki-üç misli büyüklüğünde bir yer kaplayarak yine de konuşmuş oldu...”

ABD yetkilisi, “müttefik” Türkiye’yi “rahatsız etmemek” için Salih Müslim’e vize verilmediğini açıklamıştı. Sanırım, bu açıklamasının pek anlamlı olmadığının farkındaydı.

Aradan tam bir yıl geçti. Salih Müslim ile ABD’nin Suriye işlerinden sorumlu yetkilisi Daniel Rubinstein, Paris’te buluştular. Salih Müslim, onunla görüşüp, Dohuk’a gitti. Bir yıldan fazla süredir arasının açık bulunduğu KBY Başkanı Mesut Barzani ile biraraya geldi. Dohuk’ta ayrıca, Obama’nın en yakınlarından, Ulusal Güvenlik Başdanışman Yardımcısı Tony Blinken ile de görüştü.

Sonuç: Amerikalılar, Celal Talabani’nin örgütü KYB’nin sağladığı öne sürülen 21 ton ağırlığındaki silah, cephane, gıda maddesi ve ilacı, Erbil’den alıp, 28 paraşütle Kobani’ye indirdiler.

Arkasından, Mesut Barzani’nin eğittiği Suriyeli Kürt olan peşmerge güçlerinin Türkiye toprakları üzerinden açılacak bir “koridor” ile Kobani’ye geçeceği bildirildi. Dışişleri Bakanı Mevlût Çavuşoğlu bilgiyi doğruladı.

Oysa daha on gün önce Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, televizyon ekranından, “koridor” konusunda “bu hukuken de olacak iş değil, siyaseten de bunun izahı yok” diye kestirip atmıştı.

Cumhurbaşkanı, Başbakan, yardımcıları, ne diyorlarsa, çok geçmeden tersi oluyor.

Örneğin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “PYD şu anda bizim için PKK ile eştir, o da bir terör örgütüdür. Bir terör örgütüne kalkıp da bize dost olan NATO'da beraber olduğumuz Amerika'nın böyle bir desteği, açıktan açığa söyleyerek bizden 'evet' ifadesini, yaklaşımını beklemesi çok çok yanlış olur, böyle bir şeyi bizden beklemesi mümkün değil, böyle bir şeye de biz 'evet' diyemeyiz” sözlerinin üzerinden 24 saat ancak geçtikten sonra, Washington-Erbil-Kobani, bir başka deyimle ABD-KBY-PYD bağlantısı oluşuyor ve çok büyük bir hava destek operasyonu Kobani’ye sağlanıyor.

Türkiye’nin rızası ile mi? Rızası sorulmamış haber verilmiş sadece. Bunu, Marie Harf açık açık, lâfı eğip bükmeden “Bu rıza meselesi değil. Onlara bildirdik” dedi. Zaten, Pazar gecesi Obama ile yaptığı telefon konuşmasından bu yana Tayyip Erdoğan’ın “PYD bizim için terör örgütüdür” söylemini sürdürdüğü duyuldu mu?

ABD, PYD’ye destek verirken, YPG’ye silah indirirken, ağzını açıp, Washington’a posta koyuyor mu? Sus pus.

Gelinen nokta, Türkiye’nin, daha doğru bir deyimle, AKP iktidarının “ABD baskısı önünde eğilmesi” ve Kobani konusunda “geri basması”dır. Nitekim, The Independent’te ünlü Patrick Cockburn, gelinen noktayı, “Kullandığı diplomatik dile rağmen, Washington’un ABD’nin başını çektiği ve IŞİD’i yok etmeyi hedefleyen koalisyonun bir üyesi olması rağmen sürekli olarak Kobani’yi kurtaracak önlemler alınmasına reddeden Türkiye’ye karşı sabrı taştı” sözleriyle ifade etti.

Gelinen nokta –Cockburn de ve gören, görmesini bilen herkes de aynı görüşte- ABD’nin Irak Kürt yönetimi dışındaki Kürtler ile doğrudan ilişkiye geçme ve işbirliği yapma konusundaki “radikal değişikliği” ortaya koyuyor.

Gelinen nokta, hiç şüphesiz, Washington’un doğrudan temas kurduğu PYD üzerinden PKK ile dolaylı temas kurmaya başladığı yeni bir döneme işaret ediyor.

AKP iktidarı ya da Tayyip Erdoğan rejim denemesinin dış politikası bir kez daha iflâs noktasına geldi. Bütün aksi yöndeki retoriğine rağmen ABD’ye karşı koyamadı. Üstelik, ABD ile PYD’nin ve giderek PKK’nın ilişkiye geçmesinin önünü açtı.

Gelinen nokta budur...

http://www.radikal.com.tr/122038412203840