Gidişat...

Görünen o ki, Türkiye, kastedilen "kişi"nin elinde, maalesef, daha da fazla "kan ve gözyaşı" yaşayacak..."İktidar hırsı", "kişisel çıkarlar" ve buna eklenen "siyasi ve ekonomik çıkarlar", "Kazan-Kazan" yerine "kanlı gelişmeler"e yol açarak, tüm ülke için "Kaybet-Kaybet"le sonuçlanır. "İç savaş"lara doğru nasıl yol alındığını sanıyorsunuz?
Gidişat...

1 Ağustos yani bu ay başı itibarıyla, son bir hafta içinde tutuklanan 1302 kişiden sadece 137’si IŞİD mensubu olduğu iddiasıyla tutuklandı. PKK ile ilişkili olduğu iddiasıyla tutuklanan sayısı ise 847. Bu sayının çok önemli bir oranının HDP üyesi olduğunu eklemeye, herhalde, gerek yok.

Temmuz ayının son haftasında yürürlüğe konulan “güvenlik öncelikli” yeni politikanın “somut ürünleri”nin “tutuklama faslı” ile ilgili rakamlar bunlar. Bu rakamlara, ay başından bu yana gerçekleştirilenler dahil değil.


Sözde “IŞİD karşıtı” güvenlik politikasının bir de “askerî” ayağı var. Onun rakamlarını daha önce belirtmiştik: Üç IŞİD hedefine üç savaş uçağı tarafından gönderilen bombalar; 75 savaş uçağı ile Irak (Kürdistan) topraklarında 40 PKK hedefinin bombardımanı.


IŞİD’in hedefi alınması durduktan sonra, PKK hedeflerine Irak topraklarında girişilen saldırılar tırmanmaya devam etti. Ve, geçen cumartesi günü Kandil dağındaki Zergele köyünde ciddi sivil kayıpları yaşandı.

 

PKK’ya karşı Tayyip Erdoğan’ı kollamaya özen gösterdiği dikkat çeken Mesut Barzani bile “bombardıman furyası”nın yol açacağı sonuçlardan kaygılandı. Barzani’nin “Dışişleri Bakanı” konumundaki Falah Mustafa Bakir tepki verdi. Huffington Post’ta yayımlanan açıklamasında, Ankara’nın “yeni askerî kampanyasını onaylamadıklarını Türk hükümetine bildirdikleri”ni ifade etti.


Barzani’nin KDP’si, bir an önce “ateşkes sağlanması”, “çatışmasızlık durumuna” ve “2012 sonunda başlatılmış olan Çözüm Süreci”ne “geri dönülmesini” istiyor.


Zengere köyündeki bombardımanda Celâl Talabani’nin KYB’sinin 5 üyesi hayatını kaybetti. Hem KYB, hem de Gorran, “yeni politika”ya tepki duyuyorlar ve daha önceki yazımızda da ifade ettiğimiz gibi, Tayyip Erdoğan’ın “Çözüm Süreci”ne nokta koyması, sadece Türkiye’yi değil, AKP’nin “tek müttefiki” olarak kalan Irak Kürdistan Demokrat Partisi’nin durumunu da zora sokuyor ve “Erbil yönetimini de istikrarsızlaştırıyor.”

 

Bunun işaretleri ve dolayısıyla izlenen politikaya yaygınlaşan itiraz ve muhalefetin işaretleri alınmaya başlandı.

 

Zengere köyü, Türkiye’nin devlet kurumlarındaki “eşgüdüm eksikliği”ni de göz önüne serdi. Dışişleri’nin “soruşturma” başlatıldığını açıklamasının hemen ardından, Genelkurmay, Zengere’nin “tümüyle PKK hedefi  olduğunu” ve bombardımanın isabet kaydettiğini iddia etti.

 

Oysa, hayatını kaybeden Iraklı Kürt sivillerin fotoğrafları ve kimlikleri, bize de ulaştı, dünya basınının da elinde. Zaten, dünya basınında, bizim ta ilk günlerden beri dikkat çektiğimiz, “Erdoğan-Davutoğlu ikilisi”nin “IŞİD ile savaşmaya niyetinin olmadığı, IŞİD bahanesiyle Kürtlerle savaşa girdiği” anlaşılır oldu.

 

Bu konuda üstüste çıkan yazılar, dünya kamuoyunda, Türkiye’nin giderek yalnızlaşmasının da işaretlerini veriyor.

 

“Suruç Katliamı ve Ceylanpınar cinayetleri”nin ardından, hem IŞİD ve hem de PKK’ya eş zamanlı ve “iki cepheli” bir savaşa girişildiği izlenimini edinmiştim. 24 saat içinde “gerçeğe” uyandık. “İki cepheli gölge” altında aslında “tek cepheli” savaş yürütülmekteydi.

 

Nitekim, “IŞİD’e karşı savaş koalisyonu”nda, İncirlik’i ABD’ye açarak yer almanın “göstermelik” olduğu, giderek genişleyen kesimlerce de, anlaşıldı.

 

Bakmayı bilirseniz, Tayyip Erdoğan politikasının “esas yönü”nün bölge çapında Kürtleri zayıflatmaya matuf olduğu, IŞİD’in en önemli hasımlarından biri haline gelmiş olan PKK’ya darbeler vurmayı öncelikli kıldığı ama asıl niyetin Türkiye içinde “HDP’yi şeytanlaştırmak” olduğunu görmemek, zaten, mümkün değil,.

 

Tayyip Erdoğan, 7 Haziran’ı iptal etmek istiyor. Bunun için “yeniden seçim” şart. İster “geçici hükümet”, isterse AKP “azınlık hükümeti” altında gidilecek bir seçimde, 7 Haziran sonucunu iptal edecek, farklı bir aritmetiği görmeye, bunu elde etmeye çalışıyor.

 

“Çözüm Süreci”ni yani gerçek anlamıyla “Çatışmasızlık Hali”ne, bunun amaçla son verdi. Böylece, “siyasi söylemi” tümüyle değiştirerek “güvenlik öncelikli” politikaları egemen kılmanın, onun için, iki pratik sonucu var:

 

1.    AKP’den MHP’ye kaydığı sanılan “milliyetçi” oyları geri almak;

2.    HDP’yi “şeytanlaştırarak”, “PKK’nın uzantısı” halinde göstererek, “ödünç oyları”ndan mahrum bırakmak ve böylelikle “baraj altı”na doğru itmek.

 

Her ikisinin de sonuç vermesi, Tayyip Erdoğan için 7 Haziran’dan daha iyi olacaktır.

 

Strateji, “Tek Adam” yönetimi, bunun “taktik önceliği” erken ya da yeniden seçim ise, “Çözüm Süreci”ni bitirmenin hiçbir sakıncası, Erdoğan’ın gözünde olamaz zira onun nezdinde “milliyetçi oy havuzu” şu dönemde “Kürt oyları”ndan daha bol ve dolayısıyla daha önemlidir.

 

AKP’de iken HDP’ye kaptırılan Kürt oylarının geri gelebileceğini düşünmüyor. Bunların bir miktarı geri gelecek olsalar bile, MHP’den gelecek ve/veya AKP’de kalacak “milliyetçi” oylar kadar bol değiller.

 

Her gün PKK hedeflerinin bombalanmasına paralel olarak, ülke içindeki “terör saldırıları” da tırmanıyor. Her gün subay, asker, polis can kaybı var. Karayollarının bir bölümü 1990’larda olduğu gibi kapanıyor. Böyle bir ortamda, HDP’yi PKK ile irtibatlamak, Erdoğan ve yandaşları için pek “işlevsel”.

 

HDP’nin çekirdek yüzde 7’lik Kürt oyu durabilir. DEHAP’a, HADEP’e, hatta BDP’ye giden “PKK sempatizanı” oylar bunlar. HDP’nin bu düzeyde kalması, Erdoğan için sorun değil. Ama bugünkü gibi bir “çatışma ortamı”nda, 7 Haziran’da ona CHP’den ve ilk kez oy kullananlardan giden yüzde 3’lük bir oy geri çekilirse, bir de buna Saadet ve Hüda-Par’a dönebilecek yüzde 3’lük muhafazakâr-dindar Kürt oyu eklenirse, HDP’nin “baraj altı”na çekilmesi pekalâ mümkün olabilir.

 

Erdoğan’ın üzerinde durduğu “aritmetik hesap” bu.

 

Bunun için ülkenin “Ateşe atılması mı gerekiyor? Son haftalarda yaşananların altında bu gibi hesaplar mı var?” diye soracak olanlar varsa, onlara, imzacıları arasında AKP’li bazı eski bakan ve milletvekillerinin, eski CHP ve DYP milletvekillerinin ve yöneticilerinin yer aldığı “30 Aydın Bildirisi”nin şu satırlarını hatırlatalım:

 

“… Bugün, siyasi süreçler geriye doğru okunduğunda, adına 'milli birlik ve kardeşlik süreci' de denilen 'çözüm süreci'nin, başlamasının da sonlandırılmasının da yegane sebep ve dayanağının, İktidar partisini vesayeti altına almış bir kişinin şahsi hesap ve hevesleri olduğu anlaşılıyor…

Dün, çatışmasız bir Türkiye'nin kendisine daha büyük güç ve iktidar getireceğini düşünen kişi, 'analar ağlamasın' diyerek bütün toplumdan destek isterken, bugün, çatışma ortamının azalan gücünü geri getireceği hesabını yapıyor ve Gezi olaylarından bu yana çarpıcı örneklerini gördüğümüz gibi- anaların gözyaşı ile ilgilenmiyor."

 

Görünen o ki, Türkiye, kastedilen “kişi”nin elinde, maalesef, daha da fazla “kan ve gözyaşı” yaşayacak.

 

Bugünün Türkiye’sinde, “vatanseverlik” ve “insanseverliğin” tek ölçüsü şudur: Ona “dur” diyebilmek; öyle bir irade ortaya koyabilmek.

 

Aksi halde, bu “gidiş” çok kötü. Çok.

 

“İktidar hırsı”, “kişisel çıkarlar” ve buna eklenen “siyasi ve ekonomik çıkarlar”, “Kazan-Kazan” yerine “kanlı gelişmeler”e yol açarak, tüm ülke için “Kaybet-Kaybet”le sonuçlanır.

 

“İç savaş”lara doğru nasıl yol alındığını sanıyorsunuz?