Gidişat ne yöne?

Böyle bir 'uluslararası komplo'yla nasıl başa çıkılacağının formülünü bilen varsa, dinlemeye hazırız.

Türkiye, yeni yıla bir ‘Yeni Tayyip Erdoğan hükümeti’ ile giriyor. Anlaşılan, ‘Yeni Türkiye’ için ‘İstiklal Savaşı’nı yürütecek olan ‘Eski Başkumandan’ın komutasındaki ‘yeni hükümet’ bu. İçlerinde yakından tanıdığımız çok iyi isimler olan bir hükümet.

Ne var ki Türkiye’nin ‘yeni iktidar sahipleri’nin, ‘yeni yönetici eliti’nin arasındaki ‘iç savaş’ o kadar erken ve şiddet ile patlak verdi ki, ‘Yeni Türkiye’nin İstiklal Savaşı’nın mı başlangıcındayız yoksa ‘Eski Türkiye’nin tüm hastalıklarını tevarüs etmiş’ olan bu ‘Yeni Türkiye’nin sonunu getirecek ‘İç Savaş’ın mı orta yerindeyiz; kestirmek zor.

Türkiye, küresel bir sistem içinde yaşadığı, o küresel sistemin önemli bir ‘jeopolitik halkası’nda bulunduğu ve Tayyip Erdoğan’ın 11 yıllık siyasi ve ekonomik ‘başarı vitrini’, önemli ölçüde ‘küresel sistem’in onu kabulü ve desteğiyle elde edilmiş olduğu için, olan-bitene ‘küresel sistemin tepkisi’ne bakarak, bir hüküm vermeye çalışmak isabetli olabilir. ‘Piyasalar’ ve ‘döviz paritesi’nin ne şekilde seyrettiğini, bunun göstergeleri arasında değerlendirebiliriz.

Yeni hükümetin açıklanması, yeni yıl arefesine, Noel ertesine geldi. Dünyanın birçok yeri, günün ilk ışıklarına kadar uzanmış bir Noel gecesinin rehavetinde tatil gününe uyanıyordu. Bu nedenle, Reuters, hükümet değişikliğinin Noel tatili günü gerçekleşmesini, ‘uyuyan uluslararası piyasalar’ın ‘Türkiye ekonomisine indireceği darbenin şiddetini azaltan bir yastığa’ benzetti.

Gelgelelim, dün ‘uyku sersemliği’nden nispeten çıkan ‘piyasalar’ın ‘yeni hükümet’i Tayyip Erdoğan’ın arzuladığı ‘fiyat’tan ‘satın almaya’ pek arzulu olmadığı; ABD Doları ve Euro’nun rekor düzeye fırlamasından, Borsa’nın 65 binin altına ilk kez inmesinden sezilebilir.

Günümüzde siyaset ve ekonomi arasındaki karşılıklı ilişkinin gücü hesaba katılırsa, ‘uluslararası trend’in Tayyip Erdoğan’ın ‘zayıflaması’
yönünde olduğu görülebilir.

2002 Kasımı’nda kendisi siyasi yasaklı iken partisini iktidara taşımış olan Tayyip Erdoğan, arkasına aldığı ‘uluslararası destek’ ve ‘değişen iç dengeler’in kesiştiği noktada 2003’te Başbakanlık koltuğuna oturdu ve yakın zamana dek başarılı bir performansa imzasını attı. Sonra ‘iniş’ başladı.

‘Sultan Süleyman’a kalmamış’ bu dünyanın Tayyip Erdoğan’a kalması beklenemezdi. ‘İniş’te ‘uzun iktidar süresi’nin yol açtığı doğal ‘yıpranma payı’ elbette var ama ‘kaçınılmaz son’a doğru çıktığı yolculukta, Tayyip Erdoğan, ‘hata’yı öncelikle kendisinde aramalı. 

On yıl, 20. yüzyılın en büyük devlet adamlarından General Charles De Gaulle için (1958-1968) bile siyaseten çok uzun bir süreydi. Pulları dökülmüş İngiltere’nin çehresini değiştiren Margaret Thatcher 11 yıl, İşçi Partili bir başarı öyküsü olarak rekor kıran Tony Blair 10 yıl kalabildiler. Yıprandıkları için başbakanlık sıfatını terk ettiler. ABD’de başkanların yaşı ve performansı ne olursa olsun, azami 8 yıllık görev süreleri var.

Tayyip Erdoğan ise rakipsiz ve ‘yetkileri güçlendirilmiş bir cumhurbaşkanı’ olarak 11 yılının üzerine 5+5, bir 10 yıl daha koymak istedi. Gezi, tam da bunun önünü kestiği için Başbakan’ın dindirilemez gazabından nasibini almaya devam ediyor.

Tayyip Erdoğan, son derece güçlü önsezisi ve zekâsıyla ‘küresel sistem’ nezdinde ‘aşındığını’ fark ediyor ve o nedenle iktidarını sınırlamaya yönelik her girişimi kendisine karşı bir ‘komplo’ ve ‘dış mihraklar’ ile açıklama yoluna başvuruyor.

Tayyip Erdoğan, Obama’nın en ziyadesiyle desteklediği liderdi. 2013 Haziranı’ndan beri o destek artık arkasında değil ve hele şu son bir haftadan sonra kolay kolay geri de gelmez. AB ile ilişkiler sıkıntılı. Rusya ve İran ile en önemli dış politika konusu olan Suriye’de ters konumdayız. Dahası, İran’a en karşıt S. Arabistan ve Körfez ülkeleriyle de (Katar hariç) pek iyi ilişkileri kalmadı Tayyip Erdoğan’ın. Mısır ve İsrail ile eşzamanlı olarak büyükelçilik düzeyi düşmüş ilişkilere sahip tek ‘Batılı’ ülkeyiz.

Kendisinin ve kendisiyle birlikte Türkiye’nin böylesine ‘yalnız’ bir duruma sürüklenmesinde, ‘aslan payı’, her şeye rağmen Tayyip Erdoğan’a ait.

Bunun nedenleri belki Foreign Policy dergisinin 19 Aralık tarihli sayısında ‘The End of Erdogan?’ (Erdoğan’ın Sonu mu?) başlıklı yazısının şu satırlarından anlaşılabilir:

“... Erdoğan ve Gülenciler şimdi intikam hırsıyla birbirlerine karşı döndüler. Bunun tam olarak ne olduğunu açıklamak kolay iş değil. Son tahlilde, bu, elbette ki, iktidar konusuyla ilgili. Daha spesifik olarak, Erdoğan ve onun yönetim tarzının giderek artan ölçüde en belirgin yanı haline gelen şiddetlenen megalomanisiyle ilgili. Her geçen gün otoritesine karşı çıkılmasına daha tahammülsüz hale geliyor. Öfkesinden duydukları korkuyla yaşayan dalkavukların oluşturduğu bir yakın çevrenin teşvikiyle, Erdoğan’ın, kendi kişisel çıkarları ve gündemiyle Türk ulusununkilerin büyük ölçüde eşanlam taşıdığına gerçekten inandığı görülüyor. Dolayısıyla o ne istiyor ise Türk halkının duyduğu ihtiyaç da odur. Onunla aynı görüşte olmayan herkes, halk iradesine karşı koymaktadır. Onu eleştiren herkes, Türkiye’ye saldırmaktadır ve tanımı gereği, devletin bir düşmanı konumundadır, ezilmesi ve saf dışı bırakılması gereken bir haindir.”

Tayyip Erdoğan’ın 25 Aralık tarihinde –hükümet değişikliğinden birkaç saat önce- yaptığı konuşmayı hatırlayın ya da dünkü gazetelerde bir kez daha okuyun; yukarıdaki bu satırlarla birebir örtüşmüyor mu?

Business Insider adlı bir uluslararası ekonomi-finans yayınında dün ‘Corruption Networks in Turkey’ (Türkiye’de Yolsuzluk Şebekeleri) başlıklı bir yazı okudum. “Tayyip Erdoğan ve AKP’sinin iktidara geldiği 2002’den bu yana, Türkiye’deki en büyük skandal yavaş yavaş demleniyor” cümlesiyle başlıyordu. Yazı, inşaat sektörü ve yolsuzluk ve AKP arasındaki ilişkileri ve iddiaları şirket ve şahıs isimleriyle
inceliyordu. Şu satırları özellikle benim dikkatimi özellikle çekti:

“AKP, tutuklamaların Türkiye’nin yükselen küresel statüsünün altından halıyı çekmek amacıyla yapılan alçakça bir dış komplonun sonucu olduğu iddiasıyla kendisini savunmaya çabalıyor. Bu arada, polis yetkililerinin görevden alınması ve yer değiştirmeleri ile yeni savcı atamalarının derecesine bakıldığında, Nixon’un Cumartesi Gecesi Katliamı neredeyse örnek adalet uygulaması gibi görünüyor.”
(20 Ekim 1973’te Başkan Nixon, Watergate Skandalı’nı soruşturan Özel Savcı’yı başkanlık kararıyla görevinden almış ve bunun sonucunda Adalet Bakanı ve yardımcısı istifa etmişti. Nixon’ın o kararına, Amerikan köşe yazarlarınca ‘Saturday Night Massacre-Cumartesi Gecesi Katliamı’ adı verilmişti.)

Sonuç olarak, dış dünya, Tayyip Erdoğan hükümetinin ‘yolsuzluğu örtbas etme’ politikası güttüğü izleniminde. Piyasalar da buna göre ‘tepki’ vermeye devam edeceğe benziyor.

Bu da Türkiye’nin ‘siyasi istikrarı’ ve ‘ekonominin büyüme’ perspektifleri bakımından iyi bir manzara sunmuyor.

Böyle bir ‘uluslararası komplo’yla nasıl başa çıkılacağının formülünü bilen varsa, dinlemeye hazırız.