Göz göre göre...

Ankara terörist saldırısından sonra yapılan açıklamalara, ortaya gelen tepkilere bakılırsa, maalesef, "beterin beteri" ihtimali ciddi olarak mevcut.

Ankara’daki son kanlı terörist saldırı, “artık bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olamaz, olmayacak” ölçüsünü koymaya çok uygun, Türkiyemiz için son derece trajik ve bir o kadar tehlikeli bir gelişmeyi ifade ediyor.

Böyle bir terörist saldırıdan daha kötü, daha tehlikeli ne olabilir diye sorulsa cevap, herhalde şu olabilir:

“Bu olayın bile “sıradanlaşması”, bunun gibi daha birçok “terörist saldırının gerçekleşmesi”…

Son Ankara terörist saldırısından sonra yapılan açıklamalara, ortaya gelen tepkilere bakılırsa, maalesef, “beterin beteri” ihtimali ciddi olarak mevcut.

Önceki günkü saldırıyı, benzeri “terörist saldırılar”dan farklı, özel ve önemli kılan yanları var:

Yer başkent. Günün en cıvıl cıvıl saati. Genelkurmay ve Hava ve Deniz Kuvvetleri karargâhlarının, TBMM’nin burnunun dibi. Patlamanın hedef aldığı kişiler, askeri personel. NATO’nun en önemli askeri güçlerinden biri olan bir ülkenin  o askeri gücünün yönetim merkezinin yanıbaşı.

Yer, hedef, zaman; nereden bakılsa, Türkiye’ye yönelik hem bir “aşağılama” ve hem de “meydan okuma” söz konusu. Böyle düşünmeye uygun.

Ya da böyle bir “terör saldırısı”na mutlaka cevap vermek ihtiyacını duyacak olan Türkiye’yi “Suriye savaş alanı”na çekmek amaçlı bir “davetiye”, bir başka deyimle “tuzak”.

Böyle düşünmeye de uygun.

Hele, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun bir bilgiyi açıklamaktan ziyade, kanlı terör saldırısını, bir süredir hemen her gün yürüttüğü polemikleri, aynı içerikle ve yeni bir  hevesle sürdürmekte olduğu izlenimini veren açıklamasına bakınca, haydi haydi öyle.

Davutoğlu, “faili YPG” olarak “tespit etmiş olmaktan ve açıklamak”tan gayrı, konuyu ABD’ye yönelik “uyarı ve eleştiri” için bir fırsata dönüştüğü izlenimi verdi. Ayrıca, “içeri”ye de “ayar vermek” için kullanıyor gibiydi.

Davutoğlu’nun bugüne kadar hiçbir olayda görülmedik bir sür’atle, “olayın faili”ni açıklamasından bir saat geçmeden önce PYD Eşbaşkanı Salih Müslim, tüm iddiaları reddeden açıklamalar yaptı ve dünyanın tüm yayın organları bunu yansıttı; ardından YPG de bir açıklama ile kendisine yönelik iddiaları reddetti.

Her iki açıklama da, Türkiye’nin “Suriye’ye askeri müdahale gerekçesi” oluşturmak istediği gibi çok ağır bir karşı-iddiayı dile getirdiler.

Cumhurbaşkanı Erdoğan için bu “yalanlamalar”ın hiçbir etkisi olmadı. Kısa ve kesindi, onun için her şey belliydi ve biliyorlardı: “PYD-YPG”…

Kim doğru söylüyor?

Korkarım, gelinen noktada, üzerinde durulması gereken asıl nokta bu olmaktan çıktı. Çok daha önemli olan, Türkiye’nin “terörizmin açık pazarı” haline gelmiş, getirilmiş olması.

İktidar sahiplerinin, Türkiye’ye yönelik böylesine bir saldırıyla ilgili kullandıkları dil, anlattıklarının inandırıcılığını zayıflatmakla kalmıyor; Türkiye’yi her türlü “terörist saldırı” için çok elverişli bir ülke manzarasına da sokmuş oluyor.

Öyle ki, bu saldırının beterini bile yaşamaktan korkar haldeyiz. Buna benzer bir dizi terörist eylem daha gerçekleşir düşüncesi zihinlerde yer ediyor.

Asıl bunu ortadan kaldırmak gerekirken, bu düşünce zihinlerde daha da kökleşiyor. Özellikle iki yetkilinin sayesinde.

Neredeyse iki yıldır her hafta ortalama beş kez ve her seferinde gayet ateşli konuşmalar yapan bir cumhurbaşkanımız var. O konuşmalar, ülke içinde “kapalı devre yayın” gibi. Aynı konuşmalar, dış dünyada hem içerdeki gibi izlenmiyor, içerdeki gibi bir etki doğurmuyor, dahası dış dünyada kendisi ve temsil ettiği ülkeye ilişkin ciddi bir “saygınlık erozyonu”na yol açıyor.

Başbakan ise, ülke yönetimi açısından yarattığı “acemilik” algısını, son açıklaması ile, muhtemelen  pekiştirmiş oldu.

Söz konusu ikilinin yönetim sorumluluğu aldığı Türkiye, son altı ay içinde tarihinin en kanlı kitlesel katliamlarını yaşadı.

“Suruç Katliamı”, çok büyük bir olaydı. Bir daha tekrarlanmaması için yapılması gerekenler yapılmadığı, tam tersine “savaş” tırmandırıldığı, “şiddet iklimi” yeşertildiği için de, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün burnunun dibinde, Ankara Garı’nın önünde “Ankara Katliamı” gerçekleşti.

Ondan alınması gereken dersler ve asıl alınması gereken önlemler alınmadığı için de, son büyük terörist saldırı yine Ankara’da, Genelkurmay’ın hemen orada gerçekleştirilebildi.

Bu çok ama çok ciddi gelişmenin ardından yapılan açıklamalara bakılırsa, gelecek konusunda aşırı kaygılı olmak için her türlü sebep var.

İşte, bu nedenlerle, son “terörist saldırı”yı sıradanlaştıracak, daha büyük çaptaki terörist olaylardan kaygılanmak gerekiyor.

“Türkiye’nin Suriyeleşmesi” tehlikesini vurgulayalı, ülkemizin bir “iç savaş”a doğru sürüklenmesi ihtimalini dile getireli çok uzun zaman oldu.

Söz konusu “tehlike”nin ve “ihtimal”in, nereden, niçin ortaya çıktığını ve bunların önüne geçilmesi için ne/neler yapılması gerektiğini çok yazdık.

Şimdilerde çok kişinin üzerinde mutabık kaldığı “teşhis”i çok önceden koymuştuk. “Tedavi” ve “yöntemi” üzerinde de durmuştuk.

Ama, şimdi bunları hatırlatmanın ve tekrarlamanın faydası yok. Yazmış olmanın, şu içinde bulunduğumuz dönemde, pratik faydasının bulunmadığını gördük zaten…

Zira, “Tarih”, tüm bireylerin kavrayışları ve çabalarını çok aşan, onların çok ötesinde bir güç ile harekete geçmiş olan dinamikleriyle, ülkemizde ve bölgemizde, hükmünü icra ediyor.

Son terörist saldırıda hayatlarını kaybetmiş olan insanlarımızın yakınlarının acılarını hissedebiliyorum. Tüm yüreğimle paylaşıyorum.

Olay mahallinde çok bulundum. Nişanlım orada otururdu. O servis araçlarına binenlerin aileleri orada oturduğu için…

Benim için geçerli “kişisel-özel boyut”un dışında, son terörist olayın böyle gerçekleşmesi olması, insanın yüreğini daha da burkuyor.

Göz göre göre gerçekleşti. İktidarın bir süredir izlediği siyasete ve söylemine bakılırsa, adeta “geliyorum” diye bağıra çağıra.

Göz göre göre…

 

 

http://www.radikal.com.tr/151347115134711