Gül ve Erdoğan ile 'seçim sezonu' açıldı

Paket, Erdoğan'ın siyasi hesapları bakımından 'vitamin' teşkil ediyor ama demokratikleşme yönünde büyük bir viraj da dönülmedi.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, cumhurbaşkanı sıfatı ile dün son kez TBMM’nin açılış konuşmasını yaptı. Cumhurbaşkanları, bu arada Abdullah Gül’ün kendisi, bu konuşmalara özel bir önem atfederler. Bir nevi ‘tarihi’ nitelik taşımasını arzu ederler.
İçinde bulunduğumuz dönemin özelliklerinden ötürü Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan karşılaştırılması, dünkü konuşma üzerinden yapılıyor. Kimisi fark buluyor, kimisi her iki siyasi liderin birbirlerini ‘tamamlayıcı’ nitelikte olduğuna dikkati çekiyor. Yorumlayanların görüş açısının farklılığına ve siyasi eğilimine göre, yorumlar da değişiyor.
Cumhurbaşkanı’nın dünkü konuşmasını esas almak kaydıyla, her iki siyasi şahsiyet arasında İsmet Berkan’ın dün tv yorumları ve sosyal medyada işaret ettiği farkların bulunduğu kanısındayım. Şu üç noktada:
1- Gezi’ye ilişkin önemli bir algılama, değerlendirme ve üslup farkı söz konusu;
2- Suriye politikası konusunda üslup farkı var.
3- Mısır’da olan-bitenlere ilişkin ise ‘politika’ farkı.
Üslup deyip geçmemek gerekiyor, ‘üslup’ önemli. Cumhurbaşkanı’nın konuşmasının şu son bölümünden de bir sonuç çıkartmak mümkün:
“Cumhuriyetin 27. yıldönümünde doğmuş ve onun en önemli erdemlerinden biri olan fırsat eşitliğinden yararlanmış bir Türk vatandaşı olarak; milletimin bana lütfettiği Cumhurbaşkanlığı görevini layıkıyla yerine getirmeye çalıştım. Geride bıraktığımız altı yıl içerisinde doğru bildiklerimi söylemeye, hatırlatmaya ve yapmaya gayret ettim. Rehberim, anayasamız, inançlarım ve vicdanım oldu. Hayatım boyunca, ‘halka hizmeti Hakk’a hizmet bilerek, yüce milletimizin hizmetinden hiç ayrılmadım. Bundan sonra da bu anlayış ve şuurla milletimizin hizmetinde olmaya devam edeceğim.”
Bu sözlerden, Abdullah Gül’ün önümüzdeki yıl cumhurbaşkanlığı görev süresi dolduktan sonra ‘emekliye ayrılmayıp siyasette kalacağı’nı anlamak mümkün mü?
Evet.
Peki, nasıl? Ne olarak?
Şimdiden belli değil.
Türkiye’nin yakın geleceğine ilişkin ‘gizem’ devam ediyor. Buna ilişkin yorumlar ve tartışmalar da onunla birlikte devam ediyor. Her şey bir yorum ve tartışma konusu. Örneğin, içeriğine ilişkin oluşturulan ‘gizem’in ardından önceki gün Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan ‘reform’ ya da ‘demokratikleşme paketi’ de öyle.
‘Paket’i değerlendirmek için ‘zamanlaması’nı atlayamayız. ‘Zamanlama’sı göz önüne alınmadan yapılan her değerlendirme eksik ve yanıltıcı olur.
‘Reform Paketi’nin açıklanma zamanlaması, 1) Gezi’nin ardından 2) 2014’te yapılacak iki, 2015’te yapılacak bir seçimin, yani ‘seçimler zinciri’nin öncesinde gelmiş olmasıdır.
Gezi, Tayyip Erdoğan iktidarının ‘reformcu enerjisinin tükenmiş olduğu’ ve ‘otoriterlik eğiliminin artmış bulunduğu’ iddialarını güçlendirmişti. Gezi, Ian Traynor’un The Guardian gazetesindeki ifadesiyle “Türk Başbakanı’nın imajını zedeledi. Uluslararası itibarını mahvetti.”
Bu bakımdan, ‘Demokratikleşme Paketi’, Başbakan ve partisi için -‘Gezi dersleri’ üzerinden- bir ‘yeniden doğuş’ olabilir mi sorusuna cevap olacaktı. Aynı zamanda da seçimlerin öncesine denk geleceği –her ne kadar son paket olmadığı söylense de seçimlere kadar ve seçim aralarında geniş kapsamlı bir reform paketini beklemek gerçekçi olmadığı için- için bir tür ‘Tayyip Erdoğan seçim bildirgesi’ niteliğinde de görülmeye uygundu.
‘Zamanlaması’nın yanı sıra ‘hazırlanması’ da bir yana bırakılarak, ‘Reform’ ya da ‘Demokratikleşme Paketi’ hakkında sağlıklı bir değerlendirme yapılamaz. ‘Paket’, hiçbir siyasi partiyle bırakın siyasi partileri ‘demokratikleşme’nin doğal unsurları sayılması gereken hiçbir sivil toplum örgütü ile temas halinde hazırlanmadı. Son ana kadar bir ‘sır perdesi’ ardında saklanan ‘gizli’ bir içeriğe sahipti. Başbakan, ikide bir “Açıklandığı vakit çok şaşıracaksınız” diyerek, heyecanı tırmandırdı, ‘beklenti çıtası’nı yükseltti.
Tabii, bu ‘yöntem’in ‘demokratikleşme’nin gerektireceği ‘şeffaflık’ ve ‘katılımcılık’ ile hiçbir ilgisi yoktu. Hazırlanışı ‘demokratik’ olmayan bir ‘demokratikleşme paketi’ nasıl olabilirse, açıklanan paket de öyle oldu.
Açıklanma anı bile, kimi basın organlarının çağrılmadığı, çağrılanların ise soru sorulmasına izin verilmeyen bir şekilde yapıldı. Bir ‘demokratikleşme paketi’nden ziyade yeni bir ‘Hükümet Fermanı’nın ilan edilmesiydi.
İçeriğine gelince, The Guardian’ın Avrupa editörü Ian Traynor, sanırım şu saptamalarında isabet kaydetti:
“Başbakan’ın reformlara ilişkin büyük paketi gelecek yıl yapılacak önemli yerel ve başkanlık seçimlerinin öncesine denk geliyor. Dolayısıyla, partisinin iktidarını azami ölçüde korumak, Erdoğan’ın öncelikli amacıydı. (Paket’teki) En somut vaadin, kamuda ve parlamentoda başörtüsünün serbest bırakılması, bu öncelikli amacıyla açıklanabilir. Bu hamlesiyle, son on yıl içinde ona seçimlerde hat-trick yaparak seçim zaferleri kazandıran muhafazakar Müslüman seçmen tabanını sağlama almayı amaçlamaktadır.
Reformlarının diğer başlıca dürtüsü Kürt sorunu ile ilgiliydi. Bu noktada Başbakan daha yarı gönüllü idi. Fazla taviz vermeden PKK gerillalarıyla bir yıldır süren barış sürecini canlı tutmayı hesaplamıştı herhalde... Erdoğan, bugüne kadar, hiçbir şey vermiş değil. Pazartesi günü de, anadilde Kürtçe eğitim ve merkezdeki yetkilerin bölgelere devredilmesine ilişkin temel Kürt talepleri karşısında geri adımı yine atmadı...
Erdoğan, kendi taraftarlarını memnun etti, muhtemelen Kürtlerle barış konusunda bir miktar daha zaman kazandı ve Alevileri yabancılaştırdı. Bu tehlikeli bir oyun. Ama haziranda oyunu kaybetmiş görüntüsü vermişken, gelecekteki iktidar şansını tümüyle kaybetmiş değil henüz.””
Evet, ‘Paket’in Tayyip Erdoğan’ın siyasi hesapları bakımından ‘vitamin’ teşkil ettiğine şüphe yok; Türkiye’nin ‘demokratikleşme’ yönünde büyük bir virajı dönmüş olmasını bekliyorsanız, öyle bir durum da yok.
Önceki gün ‘Seçim Bildirgesi’ niteliğinde Tayyip Erdoğan’ın ‘Yeni Reform Paketi’ni açıklaması, dün Abdullah Gül’ün ‘Yeni yasama yılını açış’ konuşması...
‘2014-2015 Seçim Sezonu’ açılmıştır!