Hadi bakalım... Kolay gelsin...

Bu iktidarın "aydın düşmanlığı" üzerinden açtığı yeni cephe ile savaş kazanamayacağını belirtmiştik. Her gün yaşanan ve ortaya çıkan gelişmeler, bırakın, o savaşın kazanılamadığını, "daha şimdiden kaybedilmiş" olduğunu ortaya koyuyor.

Önceki gece Hrant’ı anmadan döndükten sonra, bana 20 ülkeden 216 akademisiyenin imzasını taşıyan “Ahmet Davutoğlu’na mektup” ya da “Bildiri” elime geçti.

Metni ve imzaları bana ileten, Türkiye’nin en parlak yeni kuşak akademisyenlerinden biriydi. Metne ve altındaki imzalara iliştirdiği notta şöyle yazmıştı:

“Son günlerde bildiri enflasyonu yaşanıyor, ama bu bildiriyi imzalayan insanları görünce daha farklı bir klasman olduğunu fark edeceksiniz. Biraz uğraştık ama ABD’den Japonya’ya kadar Türkiye ve Osmanlı çalışan akademisyenlerin önemli bir kısmını bir araya getirdik. Alanlarının en meşhur isimleri var.

Türkiye’de sözün artık pek bir hükmü kalmadı ama böyle bir hamlenin  hükümet açısından cadı avının ‘reputation cost’unu daha da arttıracağını umuyoruz. En azından belki bu azgın saldırı dalgasının daha çok akademisyenin canını yakmasını engeller. Sizin deyiminizle, bu ‘savaşın kazanılmayacak’ olduğunun farkına varırlar.”

Umalım öyle olsun. İmzalara göz atınca, gerçekten de Amerika’dan Avustralya’ya, İngiltere’den Japonya’ya, Mısır’dan Kore’ye, İspanya’dan, İsveç’e, Türkiye, Osmanlı ilk dönem ve son dönem tarihi, İslam ve Ortdoğu üzerine, kimisi on yıllardır çalışmakta olan ve onbinlerce sayfa eser vermiş ve onbinlerce insanı bilgiyle yönetmiş, onbinlerce öğrenci yetiştirmiş olan kimisini doğrudan tanımak fırsatını bulduğum isimleri gördüm.

Gerçekten de “farklı bir klasman”dı.

Aralarında Daron Acemoğlu’ndan (Massachusetts Institute of Technology) Reşat Kasaba’ya (University of Washington), Cemal Kafadar’dan  (Harvard) Sibel Bozdoğan’a (Harvard), Arif Dirlik’ten (University of Oregon), Gülru Necipoğlu’na (Harvard), Hasan Kayalı’dan (University of California, San Diego) Dani Rodrik’e (Harvard) alanlarındaki uzmanlıkları ve saygınlıkları tartışma götürmez profesörler ve en az bu isimler kadar değerli bir dizi Türkiye kökenli akademisyenin isimleri vardı.

Türkiye’de çok iyi tanınan Erik-Jan Zürcher’den (Leiden Üniversitesi-Hollanda), Juan Cole’a (University of Chicago), Jenny White’dan (Boston University), “The Arabs” ve geçen yılın en iyi 10 kitabı arasında gösterilen ve yakında İletişim Yayınları tarafından Türkçe yayınlanacak “The Fall of the Ottomans” adlı anıtsal kitapları kaleme almış olan Eugene Rogan’a (Oxford), Marc Baer’den (London School of Economics), Robert Dankoff’a (University of Chicago), Carol Delaney’den (Stanford) Carter Findley’e (Ohio State University), Hans-Lukas Kieser’den (University of Newcastle, Avustralya) Dariusz Kolodiejczyk’e (Varşova Üniversitesi, Polonya), Richard Tapper’dan (University of London), Berlin’deki Günter Seufert’e, Osmanlı çalışmaları alanında uluslararası alanda bilinen Masayuki Ueno’dan (Osaka City University, Japonya) ve Eun Jeong Yi’ye (Seul National University, Kore) uzanan isimleri içeren imzacılar.

Geri kalan imzaların tümünün Türkiye, Osmanlı tarihi, Osmanlı sanatı, İslam ve Ortadoğu çalışmalarında dünyanın en önde gelen ya da gelecek vadeden akademisyenleri olduğunu da belirmek gerekiyor.

Ahmet Davutoğlu’na hitap ederek, Türkiye’deki ifade özgürlüğünün kısıtlanmasından kaygı duyduklarının altını çiziyorlar. 1128 Türk ve onlara destek veren 356 yabancı akademisyen ile dayanışmalarını ilân ediyorlar ve altlarına çok değerli imzalarını koydukları metni şöyle noktalıyorlar:

“Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni, Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’ni ve AGİT Nihai Senedi’i imzaladığını, bu antlaşma ve daha önemlisi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre, devletin, düşünce, ifade, derken ve toplanma özgürlüklerini korumakla yükümlü olduğunu hatırlatıyor, Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinden akademik özgürlüğe ve ifade özgürlüğüne saygı duymasını bekliyoruz.”

Birkaç gün önce AİHM’de bir önceki Türk yargıç, T24’te “Demokrasi Krizinin Yeni Aşaması” başlıklı yazısında, “İfade özgürlüğü bütün özgürlüklerin anası. Demokrasilerin işleyişi bu özgürlüğün korunmasına bağlı. Muhalefet, azınlıklar, sivil toplum gibi demokrasilerin vazgeçilmez unsurları ancak ifade özgürlüğünün bulunduğu toplumlarda var olabilir” satırlarına yer vermişti.

Türmen, yazısında, AİHM’in Büyük Dairesi’nin Türkiye ile ilgili olarak 1999 Temmuz ayında 13 karar açıkladığını, bu kararların hepsinin düşünce özgürlüğü ve Güneydoğu ile ilgili olduğunu ve bunların 12’sinde AİHM’in “Türkiye’nin ifade özgürlüğünü ihlal ettiği sonucuna vardığı” bilgisini de eklemişti.

AİHM’in 1976’da verdiği tarihî Handyside/İngiltere kararının şu hükmünü de özellikle hatırlatmıştı: “İfade özgürlüğü “sadece olumlu karşılanan ve zararsız düşünceleri değil, aynı zamanda devleti ya da toplumun bir bölümünü inciten, şok eden ya da rahatsız eden düşünceleri de kapsar. Bu demokratik bir toplumu oluşturan çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirliliğin bir gereğidir.”

Türkiye’yi 17 yıl gerisine götüren bir iktidar söz konusu. Bu iktidarda “Başbakan” sıfatını taşıyan kişi, önceki Londra’da kendisine yönelik protestolar karşısında Başbakanlık binasından çıkamıyor. Beş dakika arabasında mahsur kaldıktan sonra, arka kapıdan çıkartılıyor.

Türkiye medyasının çok büyük bölümü bu “haber”i gizlemiş olsa da, Davutoğlu’nun kendisi biliyor.

Türkiye’nin liderlerinin gittikleri ülkelerde böyle durumlarla karşılaşmaları ihtimalini unutalı yıllar oldu. Bu iktidarla “insan hakları ihlalleri” ve “ifade özgürlüğü kısıtlaması”ndan ötürü “ayıplı ülke” görüntüsü canlandı.

Bir akademisyen, Tayfun Atay, dünkü Cumhuriyet’te akademisyen sıfatıyla sürekli şişinen ama yukarıda yer verdiğimiz ve kendisini onlardan biri sayan Türkiye, Osmanlı, Ortadoğu ve İslam uzmanları arasından “diskalifiye” edilmek üzere olan Başbakan’a bir uyarıda ve çağrıda bulundu:

“… Siz, kendi deyişinizle “erdem, ilim, irfan ışığında” şu ettiğiniz lâflara, kanlı bir kaosa soktuğunuz ülkenin huzurunda meydanlarda aylardır attığınız nutuklara bakın ve acaba onları Columbia’da, Harvard’da, Oxford, Cambridge, Stanford’da telaffuz edebilir misiniz, onun cevabını verin!..

Ahmet Hoca!..

Akademisyenlere imza çektirme telkininde bulunmayı bırakın da asıl siz çekin kendinizi bu “cehennem ekspresi”nin makinist koltuğundan!..

Esas siz yapın bir özeleştiri!

Bakın, Heidegger’le Gazali’yi buluşturmak amacıyla çıktığınız yolda nerelere geldiniz?!

Şerif Mardin’lerin rahle-i tedrisinden geçip şimdi Sedat Peker’lerle hemhal vaziyette binmiş bir alâmete gidiyorsunuz...

Hâlâ vakit varken siz dönün şu yoldan!

Dönmezseniz ‘hayatınız boyunca söyleyeceğiniz her söz’ sadece akademik değil, insanî bir şüpheyle de karşılanacaktır!..”

Bu iktidarın “aydın düşmanlığı” üzerinden açtığı yeni cephe ile savaş kazanamayacağını daha önce belirtmiştik. Her gün yaşanan ve ortaya çıkan gelişmeler, bırakın, o savaşın kazanılamadığını, “daha şimdiden kaybedilmiş” olduğunu ortaya koyuyor.

Ama, dünyanın her yanından 261 Türkiye, Osmanlı, Ortadoğu ve İslam uzmanı Başbakan’ı başına “Prof.Dr” diye yazıp muhatap alarak, Cumhuriyet’ten de bir meslektaşı ise onu “vakit varken gittiği yoldan dönmeye” davet ederek, adeta “çıkmamış candan umut kesilmez” gibisinden bir tutum sergiliyorlar.

Sözü edilen çağrıların gereğini yapsın, Başbakan hakkında derin hayal kırıklığına dayanan tüm tespitlerimizi gözden geçirmeye hazırım.

Hadi bakalım… Kolay gelsin…

http://www.radikal.com.tr/149928714992870