Hakkâri ne diyor? (1)

BDP heyetinin İmralı'ya gitmesi konusu, Hakkâri için çok özel bir önem taşıyor.

HAKKÂRİ- Her zamanki gibi nefes kesici bir coğrafya. Her mevsim güzel. Hem de çok güzel. Her mevsim farklı güzel. Bu kez, bembeyaz bir güzellikle baş döndürüyor. Toprak rengi görünmüyor. Baharın rengârenk çiçekleri, yaz güneşinin belirginleştiği dağ siluetleri bu kez gözükmüyor. Tümüyle bembeyaz bir örtünün altında beyaz kıvrımlar halinde mistik bir sonsuzluk duygusunu insanın içine işleyerek göz kamaştırıyor.

Hakkâri’den söz ediyorum. Türkçe levhada yazılı haliyle Güzeldere Geçidi’ni, ahalinin Kürtçe Gedika Çux diye söz ettiği 3000 metreye yaklaşan yükseklikteki geçitten sonra, Van’la ilişkiyi kesip artık Hakkâri coğrafyasına girmiş sayıyorsunuz kendinizi.

Daha önce her seferinde olduğu gibi, yine sadece Türkiye’yi değil, yeryüzünü terk etmiş ve ayrı bir gezegene ayak basarak yol alıyormuşuz duygusu içimi kaplıyor.

Doğu ufkumuzdaki bembeyaz dağların üzeri akşamüstü güneşinin bakır rengi muhteşem ışık oyunlarıyla oynaşıyor. Zap’la buluşuyoruz. Hakkâri’ye kadar birlikte akacağız. Çölemerikli (Hakkâri merkezin adı) dostlardan biri, kuzey yönündeki beyaz örtünün altında gizlenmiş kabartıları, yani yaylaları işaret ediyor, “Zap” diyor “bu zozanlardan doğuyor.” Sonra üzüntülü bir ses tonuyla, Zap’a kıyamadığını anlatır biçimde, “Gidip Musul yakınlarında çölde kalıyor…”

Hakkâri toprağının güzel gerdanlığına duyduğu sevgiyi anlatmaya çalışan Çölemerikli dostun nitelemesini teselli gereği duyuyorum, “Çölde kayboluyor sayılmaz. Behdinan’da olağanüstü güzellikler yaratıp, Musul yakınlarında Dicle’ye katılıyor” diyorum.

Behdinan, Hakkâri vilayetimizin hemen Irak tarafında, Barzan’ı da içine alan bölgenin adı.

‘Bölge’yi en geniş sınırları içinde konuşmaya başlıyoruz. Son 20 yıldır görülen kar, ortada hiçbir doğal sınır çizgisi bırakmayacak şekilde ‘sınırları’ zaten silmiş. Sınırları zihinlerde ve coğrafya atlaslarında bırakmış. Bir başka Çölemerikli kadim dostum, Hakkâri-Şırnak karayolunun yer yer Irak topraklarına girip çıktığını anlatıyor. “Zaten” diye ekliyor, “buranın insanları için 1990’lardan önce sınır kavramı hiçbir zaman olmamıştı. İnsanlar, sınır neresidir bilmeden ve umursamadan gidip gelirlerdi. Sınırlar, bu bölgede 1990’larla birlikte ortaya çıktı…”

Sözü edilen dönem, PKK’nın giriştiği silahlı mücadelenin, ‘Kuzey Irak’ yönünden gelip ‘Türkiye’nin kapıları’ndan içeri girdiği algısının ortaya çıktığı dönem.

Artık yakın tarihimizin bu kanlı ve acılı döneminin sonuna yaklaştık mı acaba?

“Bu ‘süreç’ten bir şey çıkacak mı?”

Beni Van Havaalanı’ndan alıp dört saatlik bir yolculukla Hakkâri’ye götüren dostların söylediğine göre Hakkâri, bu sorunun cevabını benden duymayı merak ediyormuş.

Ben de onlara, “Tam tersine” diyorum, “ben de bu konuda Hakkâri’nin ne düşündüğünü, Hakkârililerin ne dediğini merak ediyorum…”
Hakkâri, ‘çok özel’ bir yer çünkü. Türkiye’nin hem İran’a hem Irak’a bitişik olan tek ili. Üstelik, ‘sınır’ın öte tarafında, İran ve Irak’ta da Kürtler yaşıyor. Hakkârililerle aynı aşiretlerin mensupları.

Hakkâri’nin ‘çok özel’ yanı, PKK’nın silahlı mücadelesinin 1984’te buradan başlamış olmasının yanı sıra son yıllardaki en kanlı sonuçlara yol açan PKK eylemleriyle askeri operasyonların bu vilayet sınırları içinde gerçekleşmesiyle de ilgili.

Hakkâri’nin çıkarttığı üç milletvekili de 2011 seçimlerinde BDP’li bağımsızlar olarak büyük oy farkıyla seçildiler. BDP’nin Eşbaşkanı Palulu Selahattin Demirtaş, Hakkâri milletvekili. 2010 Anayasa değişikliği referandumunda en yüksek boykot oranı burada oldu. Hakkâri ‘çok özel’ bir Türkiye köşesi gerçekten.

PKK’nın silahlı güçlerinin Türkiye’yi terk etmesi söz konusu olacaksa, Türkiye topraklarını terk edecekleri yer de büyük ölçüde Hakkâri sınırlarından olacak.

Hakkâri ne diyor bu işe? Bu soruyu Hakkâri’de sorup, Hakkârililerden dinlemek bana anlamlı geliyor.

Hakkâri merkezinde kalabalık bir grupla hararetli sohbetteyiz. “PKK’lıların Türkiye topraklarını terk etme hazırlıklarını burada fark ediyor musunuz” diye soruyorum yarı şaka-yarı ciddi.

Bir avukat omuz silkiyor, “Hakkâri ilinde şu günlerde olduklarını hiç sanmıyoruz. Ortalık kar kıyamet. Zaten dışarıdalar.” Biri, müdahale ediyor: “Marttan sonra, yani Nevruz’dan sonra döneceklermiş…”

Yani, karlar eridikten sonra. “Nereden biliyorsunuz” diye soruyorum. Bir ‘duyum’dan söz ediyorlar, bu yönde ‘söylentiler’ kulaklarına geliyormuş.

Oysa, ‘süreç’ yakın gelecekte, onların dışarı çıkmasını hedef alıyor. Tersi bir gelişme olabilir mi? Tam da bu nedenle merak ediyorlar; “Bu iş nereye gidecek, bu kez ‘barış’ gelecek mi?” diye. Benim ‘bilgilerimi’ yokluyorlar. Benden dinlemek istiyorlar.

Hakkâri’ye hâkim olan genel kanıyı aktarmışlardı; buna göre, Hakkârililer, Başbakan’ın attığı adımların ‘seçim taktiği’ olabileceği kuşkusunu taşıyorlar.

Aslında, tersine ikna edilmek istiyorlar ama somut, elle tutulur gelişmelere tanık olmadıkları takdirde, bu çok da kolay değil. Abdullah Öcalan’ın ne diyeceği, konuya nasıl yaklaştığı Hakkâri ve Hakkârililer açısından çok önemli.

Ama bu konuda Tayyip Erdoğan’ın açıklamaları da medyada yazılanlar da Hakkâri’yi kesmeyecek.

Abdullah Öcalan’ın düşüncelerini, ne dediğini, ne istediğini kimden duyarlarsa, tatmin olacaklar?

Cevap basit ve kısa: BDP!

Bu nedenle BDP heyetinin İmralı’ya gitmesi konusu, Hakkâri için çok özel bir önem taşıyor.

O sırada, İmralı’ya gidecek BDP heyetinde yer alması kararlaştırılan isimlere ilişkin haber geliyor. İsimler çok ilginç bulunuyor. Bu isimleri Abdullah Öcalan’ın istemiş olduğuna dair bir ‘bilgi’ Hakkârilileri rahatlatıyor.

Hakkâri’de seçilme garantisinin yüzde 100 olduğu derhal anlaşılan, Karadeniz olaylarıyla buradaki popülaritesi iyice yükselmiş olan Sırrı Süreyya Önder’in, yanı sıra Altan Tan’ın ve Pervin Buldan’ın yer alacağı BDP heyetinin İmralı’ya gitmesi bekleniyor şimdi.

BDP’liler İmralı’dan dönüp, Abdullah Öcalan’ın ‘sesi’ni dışarıya duyurmadan, ‘süreç’e ilişkin ‘kuşkulu’ ve ‘mesafeli’ duran
Hakkâri, tümden rahatlamayacak…