Hal ve gidiş...

Marquez'in Kırmızı Pazartesi'sinde Santiago Nasar'ın ölümü, daha doğrusu öleceği, öldürüleceği, herkesin başından beri bildiği bir ölümdür. Cinayet, herkesin başından bildiği bir şekilde, herkesin gözü önünde işlenir. Ülkemizde gelinen noktayı anlatmak için gerçekten çarpıcı bir hatırlatma...

Ülkemizin içinde bulunduğu durumla ilgili Financial Times gazetesinde dün yayımlanan yazısında Soli Özel, müthiş bir benzetmede bulunmuş. “Türkiye” diye yazmış, “sanki Gabriel Garcia Marquez’in Kırmızı Pazartesi’sini gerçekleştiriyor.”

Mealen. Zira, Kolombiya’lı ölümsüz romancı Marquez’in ölümsüz romanı Kırmızı Pazartesi, İngilizce adının tam karşılığı değil. Chronicle of a Death Foretold. Türkiye’deki durumu anlatmak için Soli’nin FT’de yazdığı romanın İngilizce adı daha doğru bir anlatım sağlıyor: “Önceden Anlatılmış olan bir Ölüm’ün Günlüğü”...

Marquez’in Kırmızı Pazartesi’sinde Santiago Nasar’ın ölümü, daha doğrusu öleceği, öldürüleceği, herkesin başından beri bildiği bir ölümdür. Cinayet, herkesin başından bildiği bir şekilde, herkesin gözü önünde işlenir.

Marquez, Kırmızı Pazartesi’de öyle bir anlatım tutturmuştur ki, Santiago’nun ölümünden hiç kimse tek başına, tümüyle suçlanamaz. Hiç kimse, o anlamda, suçlu değildir. Marquez’in karakterlerinin her biri, romanın akışı içinde, belirli ölçülerde masum kişiler olarak ortaya çıkarlar. Öyle ki, dolayısıyla, her biri de cinayetten belirli ölçülerde sorumlu olmuş olurlar.

Ülkemizde gelinen noktayı anlatmak için gerçekten çarpıcı bir hatırlatma, Gabriel Garcia Marquez’in Kırmızı Pazartesi’si ya da Chronicle of a Death Foretold.

Steven Cook, Amerika’da söylediğine kulak verilen, yazdığı önemsenen bir “Türkiye uzmanı” sayılıyor. “From the Potomac to the Euphrates” yani “Potomac’dan Fırat’a” adlı bir blogu var. Potomac, malûm, Washington’un kıyısına kurulduğu nehrin adı. Cook, birkaç gün önce İstanbul’daymış. Önceki gün blogundaki yazısına attığı başlık şöyle:

“Turkey. At War. With Itself.” Yani: “Türkiye. Savaşta. Kendisiyle.”

Yazısı, bir gün sonra FT’te yayımlanan Soli Özel’in yazısındaki “Kırmızı Pazartesi” metaforuyla uyum halinde bir başlık ve içerik. Şu paragrafla girmiş yazısına:

“Ünlü ve çok eleştiri toplamış 1993 Foreign Affairs makalesi Medeniyetler Çatışması’nda müteveffa Samuel Huntington, Türkiye’yi ‘yırtılmış ülke’ diye tanımlanmıştı. Huntington için Türkiye Cumhuriyeti’nin Batılı tarzdaki siyasi kurumlarıyla Türk toplumunun İslamî kültürel ve medeniyete ait temelleri arasında uzlaşmaz bir ayrılık vardı. Türkiye’nin şu sıradaki başbakanı (ve siyasal bilimci) Ahmet Davutoğlu da 1984 tarihli tezinde benzeri bir iddiada bulunmuş olmakla birlikte, tartışmalı bir makalede tartışmalı bir tespitti. Her iki profesörle farklı düşünüyorum. Türkiye, Huntington ve Davutoğlu’nun düşündüğü şekilde ‘yırtılmış’ olmayabilir, ama kendisini kendisiyle savaşarak yırtıp, parçalıyor.”

Türkiye’nin Nobel ödüllü romancısı Orhan Pamuk, İtalyan La Repubblica gazetesine konuşuyor ve “iç savaş korkusu” yaşadığını anlatıyor. O “kaygı”yı aylardır, gerekçelerini uzun uzun ifade ederek yazdık. Anlatmaya çalıştık. Orhan Pamuk’un söyleşisini okuduğum vakit, aylardır evet aylardır, yazıp çizdiklerimizin, konuşabildiğimiz vakit anlatmak istediklerimizin özetini okumuş oldum.

Saygın ve etkili bir yabancı yayın organının temsilcisiyle önceki gün konuşurken, “Acaba” dedi, “toplumu birleştirebilecek bir ulusal figür ortaya çıksa... Bu gibi kriz durumlarında olabilir. Böyle bir ihtimal görüyor musunuz?” diye sordu. “Toplumumuz, dağılmış parçalanmış vaziyette. Ankara Katliamı’ndan yüreği sızlamayan çok kişi var. Bunu bir siyasi polemik konusu haline getiren ülke yöneticileri mevcut. Atomize durumdayız. Ortak paydalar kayboldu. Atomize durumdayız. Hiç kimse birbirine sevmez halde bu ülkede. Nasıl olabilecek bu?” diye soruyla karşılık verdim muhatabıma.

New York Times, dün, “Ölümcül Ankara Saldırısı Kutuplaşmış bir Türkiye’yi Birleştirmeye Yeterli Olmadı” başlıklı bir haberle yayımlandı. Yazıda “The Rise of Turkey: The Twenty-First Century’s First Muslim Power” (Türkiye’nin Yükselişi: Yirmibirinci Yüzyıl’ın İlk Müslüman Gücü) adlı bir kitap yazmış olan Soner Çağaptay’ın “şimdilerde ülkenin dikiş yellerinden söküleceğinden korktuğu”na gönderme yapılıyor.

Haber-yorum niteliğindeki NYT yazısında, böyle bir dönemde “cumhurbaşkanının en önemli görevinin siyasi yıpranmaya kendisini maruz bırakmamak” olduğuna değiniliyor ama Türkiye’nin cumhurbaşkanının “böylesine yıkıcı bir terörist saldırının hemen sonrasında ülkeyi teselli etmekten çok uzak, bölücü bir şahsiyet haline gelmiş olduğuna” dikkat çekiliyor.

NYT haber-yorumunun en çarpıcı bölümü en sonu. 71 yaşında emekli bir diş hekimi olan Nadiye Surel’in sözlerine yer verdiği finali. Bir cami önünden geçerken, Ankara Katliamı’nı anmak için toplananları süzen Nadiye Surel’in ağzından şu sözler dökülmüş:

“Tarihimizin en çirkin ve kanlı tüm dönemlerini gördüm, yaşadım. Ama sıradan vatandaşlar arasında böylesine bir nefreti hiçbir vakit görmedim.”

Bu gidişatı görerek, bunu engellemek için çırpındık. Başarısız kaldığımızı itiraf etmeliyim. Kırmızı Pazartesi’nin kahramanlarından pek farklı durumda sayılmayız yani.

Bu arada dünkü Cumhuriyet’te Ahmet İnsel’in şu satırlarını aktarmadan da geçemeyeceğim. Kendisini tanıyan herkesin,  serinkanlılığı, sağduyusu ve yumuşak kişiliğine tanıklık edeceği Ahmet İnsel şöyle yazmıştı:

“10 Ekim, Türkiye toplumsal tarihine Kanlı Cumartesi olarak geçecek. Kanlı Pazar, Kanlı 1 Mayıs gibi, yıllarca toplumsal belleğimizde yer alacak… Kanlı Pazar’ın derin devlet güçlerinin işaretini alesta bekleyen faşizan İslamcı militanların eylemi olduğunu unutmayanların belleğinde Kanlı Cumartesi unutulmayacak. Kanlı 1 Mayıs’ın sol hareketi ezmek, darbe koşullarını hazırlamak üzere derin devlet güçlerinin düzenlediği ve bu ülkenin milliyetçi, ümmetçi çevrelerinin avını hazmeden bir yırtıcı hayvan gibi gözlerini kısarak izlediği bir katliam olduğunu inkâr etmeyenlerin belleğinde Kanlı Cumartesi unutulmayacak.

10 Ekim saldırısı Türkiye’ye karşı yapılmadı. Ne devlete ne AKP’ye karşı yapıldı. AKP cephesinde mağduriyet imalatçıları bunu böyle göstermeye çalışsalar da, 10 Ekim katliamı Türkiye özgürlük, demokrasi ve barış güçlerine karşı yapıldı. Bombalar herhangi bir kalabalığın ortasında patlatılmadı. Kör terör eylemi değildi bu. Kimlerin öleceği önceden detaylı biçimde tasarlanmıştı. Suruç’ta, Diyarbakır’da olduğu gibi. Tayyip Erdoğan kliği ve AKP hegemonyasına karşı, barış ve demokrasi mücadelesini inatla, kararlılıkla veren insanlar öldürüldü…”

Yazısını da şöyle bitirmişti:

“1 Kasım’da demokrasi, barış ve özgürlük cephesinin partilerine verilecek her oy, 10 Ekim katliamını yapanlara, bunu tasarlayanlara, bu terör ve kaos ortamını yaratanlara, bundan çıkar sağlamayı umanlara, bu vahşet karşısında duydukları haz nedeniyle timsah gözyaşı dökmeyi bile beceremeyenlere karşı vurulmuş bir tokat olacaktır.”

Saygın ve etkili yabancı yayın organının temsilcisi, “1 Kasım’da seçim olabilir mi?” diye sordu bana. “Muhtemelen” dedim, “Kasım ortasında G-20 Zirvesi var Türkiye’de. 1 Kasım’da seçim olmazsa, G-20 Zirvesi de olmaz. Türkiye, sanki, uluslararası sistemden ihraç edilmiş gibi olur. Dolayısıyla, muhtemelen seçim olur.”

Bunun üzerine, “Peki” dedi “Örneğin, 26 Ekim’de ya benzeri bir terör saldırısı olursa… Yine seçim olur mu 1 Kasım’da?”

Böyle bir soru sorulabileceği aklıma gelmemişti. Gelmesi gerekirdi.

“Bilmiyorum” dedim, “Bu soruya cevabım yok…”