HDP rüzgârı ve  'Ankara tuzakları'...

Demokratik güçler için önemli bir görev daha ortaya çıkıyor: HDP'ye karşı kurulacak  'Ankara tuzakları'na karşı uyanık olmak ve 'provokasyonlar'a direnmek...

Tam dört yıl önce, 12 Haziran (2011) seçimlerinden önce parti listelerinin ilan edildiği günün bir gün ertesinde Çankaya Köşkü’ne gitmiştim. Danışmanlarından birinin odasında Cumhurbaşkanı ile randevu saatini beklerken “Listelere göz attınız mı; nasıl buldunuz?” diye ortaya bir soru yöneltmiştim.

Danışmanlardan biri, AKP listesini dikkatle hep birlikte inceledikleri cevabını verdikten sonra şu çok ilginç gözlemi iletmişti: “Gerçi söz konusu değil ama Sayın Cumhurbaşkanı (Abdullah Gül) bir kez daha aday olmayı düşündüğü takdirde, Ak Parti’nin 550 kişilik adayları arasında kendisini aday göstermek için imza verecek 20 isim bulamadık!”

AKP’nin 2011 seçimlerine giden listesinin tümüyle Genel Başkan ve Başbakan Tayyip Erdoğan damgası taşıdığı anlatılmak isteniyordu.

Partinin iç dünyasını bilenler ve yer alanlarla daha sonraları konuştuğumuzda, bu gözlemi doğrulamışlar ve yeni cumhurbaşkanının 2011’de seçilecek parlamento dönemine denk geleceğini hatırlatarak “Genel Başkan”ın “kendisine sadık askerler” istediğini ve AKP’nin artık bir “Tayyip Erdoğan partisine dönüşmekte olduğunu” belirtmişlerdi.

Tayyip Erdoğan, 2011’de yüzde 50 ile iktidar oldu. 2012’den itibaren 2014 başına kadar ise, iç ve dış dünyada “Putin-Medvedev formülü” konuşuldu. Erdoğan 2014’te Çankaya’ya çıkarken, Gül’ün de onun boşalttığı başbakanlığa geri dönmesi kastediliyordu.

Bu, sadece cevabı aranan bir soru değildi. Bazı Batılı çevrelerde isteniyordu da.

Ne var ki “Putin-Medvedev formülü”nün Türkiye’de uygulanabilmesinin, hem Erdoğan yönünden, hem de Gül yönünden, imkanı yoktu...

Erdoğan yönünden yoktu, zira o, çok belirgin biçimde “tek adam” olmaya yönelmişti ve bu yönetim anlayışını benimsemeyen Abdullah Gül gibi bir “ağırlık”ın “Başbakan” sıfatı taşıyacağı bir görev dağılımında “tek adam” hedefini gerçekleştirebilemezdi. Tayyip Erdoğan, “Medvedev’ine bile razı olamayacak” bir “Putin türü”ydü. Kaldı ki, Abdullah Gül de bir “Medvedev” değildi.

Sonuç olarak, Tayyip Erdoğan’ın eli, 2011’e oranla daha da rahatlamıştı.

 2001 listesi gibi, bu 2015 AKP listesi de “emanetçi” Genel Başkan Ahmet Davutoğlu aksine ne derse desin, Tayyip Erdoğan’ın hesapları ve amaçlarına göre “dizayn edilmiş” bir listedir. Ama, 2011’deki listeye oranla belirgin ölçüde çok daha zayıf listedir.

Bu seçimlerde ne AKP’nin yüzde 50 oy alması bekleniyor; ne de Tayyip Erdoğan’ın istediği sandalye dağılımının TBMM’ye yansıması.

2011’deki Tayyip Erdoğan, her şeye rağmen “yükseliş trendinde” olan bir liderdi. 2015’teki Tayyip Erdoğan ise -“tarihteki kariyeri” bakımından- inişe geçmiş bir lider. Bunun seçim sonuçlarında, elbette, bir yansıması olacak. 

En başta, HDP’nin barajı aşıp, TBMM’ye girmesi sayesinde olacak.  HDP “anahtar” konumu kazanıyor. Türkiye’de “tek adam” yönetiminin karşısında ya da şimdilerde giderek şekillenmekte olan “parti devleti”nin kurulmasına engel niteliğinde “demokrasinin emniyet sübabı.”

Bunu, yüzde 10 barajını aşıp parlamentoya girerek yapacak. Bu sayede, güçlü bir rüzgârı arkasına aldı. En akla gelmeyecek isimler ve kesimlerden bile destek elde etmeye başladı.

Onun neticesinde, Tayyip Erdoğan “iddia çıtası”nı indirdi. 400 milletvekilinden dem vururken, rakamı 335’e çekti. Ama, HDP barajı aştığı takdirde, AKP’nin 2011’de aynı oy oranını elde etmesi varsayıldığında bile milletvekili sayısı 300’de kalıyor.

Hatta, AKP oy oranında her düşüş, HDP’de her tırmanış, MHP ve CHP’nin de oy oranlarında bazı oynamalarla birlikte, AKP’nin bırakın “tek adam-tek parti iktidarı”nı, tek başına hükümet kuracak sandalyeyi bulamamasına bile yol açabilir.

Bu durumda, Tayyip Erdoğan’ın hesaplarının tutması ve ihtiraslarının yerine gelmesi için HDP’nin ne pahasına olursa olsun “baraj altı” kalması, bir vazgeçilemez öncelik haline geliyor.

2011’de aday listelerinin ilan edildiğinin ertesi günü Çankaya Köşkü’ndeydim. 2015’te, 7 Haziran seçimlerine katılacak partilerin aday listelerinin ilanın ertesi günü ise, Mednuçe TV stüdyosunda, canlı yayında, listeleri tartışıyordum.

Programdan sonra Brüksel’de Kürt siyasi hareketinin ileri gelenleriyle biraraya geldim. HDP’nin “baraj altı”na itilmesi için yapılabilecek “bel altı” vuruşlardan kaygılılardı. Bu seçim dönemi itibarıyla Tayyip Erdoğan’a güvenleri neredeyse, sıfır.

Ayrıca, son günlerde “PKK ile çatışma”ya dair Genelkurmay açıklamalarının, Tayyip Erdoğan ile asker arasındaki “ittifak arayışı”nın bir tür “Faust Paktı”nın kurulmaya çalışılmasının doğrudan sonucu olabileceği üzerinde duruyorlardı.

Henüz bu konuşmalarda aktarılanlar olanca canlılığıyla zihnimdeyken, dün sabah TSK’dan yapılan şu açıklama özel dikkat gerektiriyor: 

“11-12 Nisan 2015 tarihinde Ağrı İli Diyadin İlçesi Yukarıtütek Köyü bölgesinde Bölücü Terör Örgütü mensupları tarafından organize edilen ve ‘Bahar Şenliği’ olarak isimlendirilen etkinlikte Bölücü Terör Örgütü’nün propagandasının yapılacağı, vatandaşlarımıza seçimde destekledikleri adaylara oy vermeleri konusunda baskı uygulanacağı yönünde bilginin alınması üzerine, Kamu Düzeninin bölgede sağlanması için Ağrı Valiliğinin talimatı ile Ağrı İl Jandarma Komutanlığınca 15 Timden oluşan Güvenlik Gücü 10-11 Nisan gecesi bölgeye sevk edilmiş, bölgede tertiplenme esnasında unsurlarımıza Bölücü Terör Örgütü mensubu teröristler tarafından uzun namlulu silahlarla ateş açılmıştır.

Ateşe derhal karşılık verilmiş, ancak teröristlerce açılan ilk ateş esnasında dört askeri personelimiz çeşitli yerlerinden yaralanmıştır.

Bölgeye İnsanlı Keşif Uçağı, Silahlı Helikopterler ve karadan da takviye Komando Birlikleri sevk edilmiş olup çatışma devam etmektedir.”

Bu gelişmeden 48 saat önce, iktidar çevrelerince “şahin” olarak nitelenen Cemil Bayık’ın Kandil’de Alman WDR ve NDR kanallarına verdiği mülakatta “PKK’nın uzun yıllar Türkiye’de verdiği silahlı mücadelenin ardından, artık bağımsız bir devlet amacı da gütmedikleri ve Kürt meselesinde siyasi bir çözümü amaçladıklarını” vurguladığı Türk medyasında alıntılanmıştı.

Daha da önemlisi, Bayık’ın şu sözleri öne çıkarılmıştı: “Artık Türkiye’ye karşı da savaşmak istemiyoruz. Bu kadar savaş yeter diyoruz. Ne Türk devleti ne de biz, savaşla hedeflerimize ulaştık.”

Bu sözlerin, Abdullah Öcalan’ın 21 Mart’da “Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleye son” çağrısının “senkronizasyon”u olduğu yorumları yapılırken, 48 saat sonra Diyadin’de “silahlı çatışma” neyin nesi? Zaten, TSK açıklamasının dilinden, neyin neden olduğu sezilebiliyor.

2011 Temmuz’undaki Silvan’ın tekrarı aranıyor sanki…

Oysa, Kürt siyasi hareketi, Kandil’inden Avrupa’daki diasporasına uzanan her alanda, HDP’nin seçim şansına zarar vermemek için parmakların tetikten uzak tutulması konusunda mutabık ve bunda kararlı.

Selahattin Demirtaş, kısa süre önce bana “barajı zorladıklarını” açıklarken, seçimlere yaklaşılırken, en kaygılandığı gelişmenin “provokasyonların artması” ve iktidar medyası aracılığıyla “şiddet ortamının faturasının HDP’ye ihale edilmesi” olduğunu söylemişti.

Geldiğimiz noktada, söz konusu tüm tespitler, değerlendirmeler ve kaygılar doğrulanıyor.

Dolayısıyla, demokratik güçler için önemli bir görev daha ortaya çıkıyor:

HDP’ye karşı kurulacak “Ankara tuzakları”na karşı uyanık olmak ve “provokasyonlar”a direnmek…