Herşey için teşekkürler sana Çetin Abi...

Çetin Altan, hem yazar, hem bir tür feylesof, hem sanat, kültür, mimarî ve hem de fizik, astronomi, matematik, müspet bilimlerin çeşitli dallarına ait bilgilerle donanmış bir özel kişiydi.

Cami avlusunda önce Ahmet Altan’ı aradım. Kendim de “büyük oğul” olduğum için, “başsağlığı hiyerarşisi”ne uymak istedim. Ahmet’i gördüğümde, ona sarılırken, ağzımdan “Artık bir gün hepimizin öleceğine gerçekten inandım” dedim, “Çetin Abi’nin öldüğünü duyduğum vakit...”

Biraz sonra, Mehmet’in boynuna sarılırken, ona da aynı şeyi söyledim. Gerçekten de içimden geçen duygu oydu.

Çetin Abi’nin ölümünü, İstiklâl Caddesi’nde yürürken, telefonuma düşen bir mesajla öğrendim. Haberi veren, böyle bir haberi kendisinden alacağım hiç aklıma gelmeyecek biri, M. Ali Bayar, benden bir de taziyede bulunmak için Mehmet Altan’ın telefon numarasını istemişti.

Daha sonra Mehmet’e söylemiş olduğunu bana da iletti:

“Medeniyetimiz var ise, kayıp medeniyetimizin kaybıdır.”

Çetin Altan’ın ölümünün ardından yapılabilecek en mükemmel ve en anlamlı değerlendirmelerden biri...

Onun bana gönderdiği ve “başın sağolsun” diye biten mesajından mutlu oldum. Cami avlusunda, bana da “başsağlığı” dilenmesinden sevindim. Çetin Altan ile “büyük ve geniş aile”nin bir ferdi muamelesine muhatap olmak, değerini bilmem gereken bir “imtiyaz” gibi geldi bana.

Bir-iki yıl önce, bir seferinde Mehmet, “Bayram’da buradaysanız, birlikte olalım. İstanbul’da Çetin Altan ile birlikte her günü dolduracağımız bir Bayram programı yapmak, göreceksiniz çok keyifli olacak. Biz hep öyle yapıyoruz” demişti.

Ne vakittir, aklımdaydı. Çetin Altan’ın bir gün öleceğini hiç aklıma getirmemiş olduğum için olsa gerek, Mehmet’in önerisini öne alıp gerçekleştirememiş olmak, dehşetli bir ukde olarak içimde kalacak artık.

Çetin Abi, kendisiyle geçirilen her anın karşısındaki insana büyük keyif verdiği bir kişi olmasının yanısıra deha düzeyindeki zekâsıyla ve bilgi küpü olmasıyla, karşısındaki kavrayıverirdi.

İnsan, onunla iken, adeta paha biçilmez bir öğretmenin öğrencisi olmaz imtiyazını edinmiş olduğu duygusuna kendisini kaptırabilirdi.

Bu nadir özelliklerinin farkındaydı ve sahte tevazuya zaman ayıracak kadar ağır davranmaya izin vermeyen zekâ süratinin sahiciliği ile, kendisini daha da çekici bir insan kılardı.

Çetin Altan, hem yazar, hem bir tür feylesof, hem sanat, kültür, mimarî ve hem de fizik, astronomi, matematik, müspet bilimlerin çeşitli dallarına ait bilgilerle donanmış bir özel kişiydi.

Kemal Kılıçdaroğlu, hakkında, “Hayatı Türkiye’nin rönesansının hikayesiydi” diyerek güzel bir tanımlama yapmış. Ama, Çetin Abi, bir yandan da, Ortaçağlar’da görülmüş olan ve sevdiği Fransızca dilinde “savant” diye tanımlanan insan tipine sanki daha fazla uyar.

Bizim coğrafyada yüzyıllar önce onun gibileri çıkardı; İbn Sina gibi, Ömer Hayyam gibi... Öylelerine “polymath” deniyor. Sözlüğe baktım, “polymath”ın karşılığında “bilge, çok bilgili kimse” yazıyor. “Wisdom”un karşılığı “bilgelik”tir, “wiseman”in karşılığı ise bilgedir. “Polymath” olma hali ise, “bilge” olmayı da içeren “çok bilgili kimse” olma halidir ki, Çetin Altan oydu.

Ondan sonra da öyle kimse kalmadı sanki. Her geçen on yıldan sonra bu özelliği daha da artarak hayata devam etmiş olduğu için, Çetin Abi’nin bir gün ölebileceğini hiç aklıma getirmemiştim.

İnsanoğlunun fani olduğu, günü gelince herkesin öleceği biliniyor tabii ki. Ama, bu bilgi, hiçbir insanın sabah uyandığında “Bugün öleceğim galiba” diye güne başlaması anlamına da gelmiyor. Her güne, sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi uyanırız. Çetin Abi yaşadıkça, her tarafından hayat fışkıran ve yaşanmış hayatı bilgelik imbiğinde süzerek, sürekli gelişerek, çevresini de sürekli geliştirerek yoluna devam eden birinin varlığı, insanın zihninde ölüm duygusunu hepten yok edecek nitelikteydi.

Madem ki, Çetin Abi de öldü. Demek ki, gerçekten bir gün hepimiz öleceğiz.

Ölümünün ardından yazılanlara baktım, ilk kitabı ben doğmadan iki yıl önce yayımlanmış. Velûd mu velûd müthiş bir “yazı adamı” idi. 1960’lı yılların muazzam meydan ve kürsü hatibi, hitabet dendiğinde İlkçağlar’ın Demosthenes’i ve Seneca’sı ile aşık atacak çapta bir hatip, TBMM tarihinin unutulmaz milletvekili, “polymath” ama herşeyinden önce ve en başından sonuna kadar bir “yazı adamı”...

Ahmet yazdı, “Yazıya ihanet etme” demiş ona, “bu ihanetlerin en büyüğüdür.”

Türkiye’nin son yüzyılının en büyük yazı ustasına dair yazı yazma cüreti ancak onun yokluğu ile olabilirdi. Benim yaptığım da o. Yoksa, bu yazıyı ona göstermeye korkardım doğrusu.

Ölümünün ardından hakkında en çok vurgu yapılan, özdeyiş haline getirerek dilimize bıraktığı nice ölümsüz cümlesi, benzetmesi ve değerlendirmesi arasında, tam dört ay önce (24 Haziran) Cumhuriyet’te yazdığı “veda yazısı”ndaki şu satır oldu:

“Artık anlaşılıyor ki, ülkeme demokrasinin geldiğini göremeden ayrılacağım bu dünyadan...”

Bu “veda yazısı”nın giriş cümlesi. Oysa, bence Çetin Altan’ı daha iyi ve daha da doğru hatırlatacak olan, aynı yazının son bölümündeki şu satırlar:

“Hayallerinizden, ümitlerinizden, mücadelenizden vazgeçmeyin.

Amacınıza ulaşmasanız da, bu amacı gelecek kuşaklara devretseniz de, kozmosla son hesaplaşmanızda, ‘daha iyi bir dünya için biz de fena mücadele etmedik’ diyebilirsiniz.

Bu da az şey değildir. Buruk da olsa, yorgun gözlerinizde bir tebessüm yaratır.

O tebessümlerin çoğalması da elbet bir gün kurtarır bu ülkeyi.

Enseyi karartmayın.”

Allah için Çetin Abi, “daha iyi bir dünya için hiç fena mücadele etmedin”...

Sana söz: Bir gün bu dünyadan giderken, “buruk da olsa, yorgun gözlerimizde bir tebessüm” olacak.

Gider ayak, son “yaşamın anlamı bilgisi”ni de aktardın bizlere.

Herşey için teşekkürler sana...