'Heykel'e dair...

Roma'dan ayrılmama birkaç saat kala, Michelangelo'nun Musa heykelinin önünde benim için 'kötü haber' geldi.

İnsanın öğrenme süreci hiç bitmez derler ya, çocukluğumdan beri çok iyi bildiğim bir şeyin nerede olduğunu yarım yüzyılı aşkın bir süre geçtikten sonra yeni öğrendim: Michelangelo’nun Musa heykelinin nerede olduğunu.

Sanırım ortaokul sıralarındaydık, Michelangelo’nun Musa’sını öğrendiğimizde. Rönesans’ın Leonardo da Vinci ismiyle birlikte anılan büyük heykeltıraşının, eşsiz sanatçının yani Michelangelo Buonarroti’nin ölümsüz eseri Musa’yı tarih derslerinde anlatan hocalarımız, sanatçının eseri karşısında heyecana kapılarak, elindeki çekici fırlattığını ve “Konuşsana” diye haykırdığını anlatmışlardı.

Bizim kuşak, Michelangelo’yu, Fransız kültürünün etkisi altındaki ‘cumhuriyet’in ilk kuşak aydınlarının her yabancı ismin Fransızcasını benimsemiş olmasından ötürü, Mikelanj olarak bilirlerdi. Yabancı metinlerde İstanbul’un bozulmamış haliyle asıl isminin yani Konstantinopolis’in Fransızca olarak Konstantinopl (Constantinople) diye yazılması ve telaffuz edilmesine çok sinirlenecek bir ‘ulusalcı duygu’ ile örülmüştü iç dünyalarımız. Ama nedense, Michelangelo’nun Mikelanj olması garibimize gitmezdi. Neyse, anlatmak istediğim bu değil.

Önemli olan, Michelangelo’nun Musa heykelinin, onun yaratıcısını bile, bitirdikten sonra “Konuş” diye bağırarak çekicini fırlatmasına yol açacak ölçüde hayran bırakacak kadar mükemmel bir yapıt olduğunu, çocuk yaşta öğrenmiş ve bunu hiçbir zaman unutamayacak olmamızdı.

Bu hikâye doğru muydu; onu dahi bilmiyorum. Olmayabilir de. Yani, Michelangelo, hiçbir vakit, Musa heykeline hayranlıkla “Konuş” diye bağırarak çekicini fırlatmamış da olabilir. Burada daha önemli olan, Michelangelo’nun elinden çıkmış olan Musa’nın sanki yontulmuş bir mermer değil, gerçekten etiyle kanıyla Musa’nın kendisiymiş gibi bir duyguya yol açacak sanatsal mükemmelliğe sahip olmasıydı.

Musa, belki, büyük Michelangelo’nun elinden çıkmış olduğu için bu kadar mükemmel bir heykel olmalıydı ama galiba, Michelangelo’ya ölümsüzleşen ününü de en başta, 1513-1515 yılları arasında, iki yıl içinde, mermerden yonttuğu Musa heykeli vermiş olmalıydı.

Heykelin ‘mermer ötesine geçen gerçekliği’ öyle olmalı ki, Michelangelo ile aynı dönemde yaşamış olan yazar Giorgio Vasari, ondan söz ederken, Yahudilerin onu bir sanat eseri olarak görmediklerini, ‘ilahi özelliği’ yüklediklerini ve o yüzden her cumartesi –yani Yahudiler için haftanın kutsal o günü- bir ayin yaparcasına heykeli görmeye geldiklerini yazmıştı. Giorgio Vasari, ‘Michelangelo’nun Hayatı’ adlı kitabında da Musa heykelinden ‘Hiçbir çağdaş ya da eski eserin kendisiyle yarışamayacağı bir yapıt’ olarak söz etmişti. En azından 16. yüzyıla dek, Michelangelo’nun Musa heykelini sanat değeri açısından aşabilecek pek bir eser olmadığına dair yaygın bir kanı olmalı ya da heykel, bu kadar güçlü duygular uyandıracak kadar etkili olmalıydı.

Etkisinin yüzyıllar sonrasında da devam ettiğini anlıyoruz. Modern psikolojinin babası sayılan Sigmund Freud, 1913 yılında Roma’ya gelip tam üç hafta Musa heykelini incelemiş ve heykel üzerinden psikolojik tahliller yapmaya kalkmış ve ‘Michelangelo’nun Musası’ adlı bir kitap yazmış.

Floransa, Michelangelo’nun izlerinin en ziyadesiyle bulunduğu şehir olduğu için, oraya ne zaman gittiysem, Musa heykelini görmeyi umut etmiştim. Gerçi, topu topu iki kez gittim ama Floransa’ya her gidişimde de şehirde bulunduğum her lahza da Michelangelo ya aklımda veya şehre bıraktığı ölümsüz eserleriyle karşımda bulunduğu için Musa’yı aramıştım.

İyi ders çalışmadığım belli ki, bunca yıldır nerede olduğunu öğrenmemişim ve Roma’ya sayısını hatırlamayacağım çok kez geldiğim halde, Michelangelo’nun Musa’sının Roma’da bulunduğunu da bilmiyordum.

Şehri terk etmeye saatler kala, Türkiye Büyükelçiliği’nin genç bir diplomatı Erman Topçu ile sohbet sırasında nereden konu oralara kaydıysa kaydı ve Michelangelo’nun Musa’sının San Pietro in Vincoli Kilisesi’nde bulunduğunu öğrendim. Yani, Roma’daymış.
Bu bilgiyi edinip, kiliseyle aynı ismi taşıyan meydana, yani Piazza de San Pietro in Vincoli’ye –ki, ‘Zincirlenmiş Sen Piyer’ anlamına geliyormuş- ulaşmamız on beş dakikayı bulmadı.

İnanamadım, “Yani Musa heykeli hep burada mıydı” diye sordum. Hep oradaymış. Yani, yaklaşık 600 yıldır orada. Kilisenin kapısından içeri girip, altara doğru yürüdüğünüzde sağ tarafta. Kilise, çağımıza uygun bir ticari uyanıklık da sayılabilecek şekilde, heykelin az ötesine bir kutu koymuşlar; içine 1 euro attığınız takdirde, heykel aydınlanıyor ve Michelangelo’nun mermeri adeta balmumu gibi nasıl yoğurduğunu, bütün çizgileri, Musa’nın adele gruplarını, sanki canlı bir bedenle karşı karşıya olduğunuz duygusunu edinerek, birkaç dakikalığına, görebiliyorsunuz. Her 1 euroya, birkaç dakika Musa ile beraberlik.

Benim için çocukluğumdan beri unutmadığım heykel ile beraberliğim, bundan sonra unutamayacağım bir anda cereyan etti. Cebimdeki cep telefonu önemli bir haber geldiğinde çınladığı gibi çınladı ve baktığımda Aykut Kocaman’ın istifasını, Fenerbahçe futbol takımının teknik direktörlüğünden ayrıldığını orada, Michelangelo’nun Musa’sının karşısında iken öğrendim. Aykut Kocaman’ın istifasını, ne gün, nerede, nasıl öğrendiğimi de bu nedenle artık asla unutamam.

Üstelik gün, İstanbul’un Fethi’nin yıldönümüydü ki, o gün ismini koyduğum kardeşimin doğum günü de olduğu için, benim unutabilmem imkânsız bir gündü zaten. Hem de İstanbul’un Boğaz üzerinden geçecek üçüncü köprüsüne, başta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Tayyip Erdoğan ve TBMM Başkanı Cemil Çiçek, tüm devlet ricalinin toplanıp, ülkenin Alevi nüfusunu incitmek pahasına, Fatih’in torunu Yavuz Sultan Selim’in adını koymuş oldukları gün idi, 2013’ün 29 Mayıs’ı.

Aslında bu kadar uzun satırları asıl yazmak istediklerime bir türlü ulaşmamak, Aykut Kocaman’ın istifasından dehşetli üzüldüğümü, o konuyu yazmak istemediğim için yazdım. Çok yazmak istediğim bir konu olduğu halde, sanki yazmaya yer kalmasın diye lafı uzattım.

Şunun şurasında bir aydan biraz fazla bir süre önce, Fenerbahçe’ye tarihinde en önemli başarıyı yaşattığı, Euroleague’de yarı finale çıkıldığı bir gece yarısı, Roma’da Aykut Kocaman, bana, “Konuşacak çok şey birikti” demişti. Bu ayın başında onun çok yakınındaki biri bana, çok vakit geçirmeden Aykut Kocaman ile bir araya gelmemi, lig ve kupa bittikten sonra istifa etmesinin yabana atılır bir ihtimal olmadığını –aramızda kalması kaydıyla- haber vermişti.

Fenerbahçe’nin Galatasaray’ı yenmesinin ertesinde, Türkiye Kupası’nı Trabzonspor’u yenerek kaldırmasının hemen öncesinde karşılaştık. Kendisinin bu eğilimini ‘sezdiğimi’ ona ima ettim ve çok yakın gelecekte görüşmeyi kararlaştırdık. Roma dönüşünde buluşmak için onu aramayı kafama koymuştum, Roma’dan ayrılmama birkaç saat kala, Michelangelo’nun Musa heykelinin önünde benim için ‘kötü haber’ geldi.

Aykut Kocaman’ı, ben tüm yürekten Fenerbahçeliler gibi bizlere yıllar öncesinde ve son üç yıl içinde yaşattığı mutluluklardan ötürü hep çok sevdim. Ayrıca, profesyonel futbol dünyasında çok sık görülmeye alışık olunmayan cinsten bir ‘ahlak ve ilke adamı’ olduğu için daha çok sevdim. 3 Temmuz’dan (2011) itibaren ‘emek, alınteri ve onur kahramanı’ olarak heykel gibi durmuş olduğu için en çok sevdim. O, bizim ‘Kocaman gururumuz’ idi. Hep öyle kalacak.

Roma’da Michelangelo’nun Musa heykelinin, ölümsüz bir eserin karşısında, aklımdan, hızla, bunlar geçti...