"İç savaşın eşiği" mi; "Sri Lanka-Çeçenistan çözümü" mü?...

Gelinen noktada, "PKK'liler hendek kazmasaydı..." ya da "özerklik peşinde koşmasalardı..." diye tartışma başlatmanın fazlaca bir anlamı yok. Bu, bir tür "yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan?" türünde bir tartışma olacak. Büyük bir "insan dramı" ile yüz yüze bulunduğumuz gerçeğini değiştirmeyecek.

Çoktandır sesi soluğu çıkmıyordu. Yüzü pek görülmüyordu. HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, dün, Diyarbakır’da DBP ve DHK yöneticileriyle birlikte ortak basın toplantısında konuştu. “Hükümetin bir iç savaş görüntüsünün çok ötesine giden bu işgal tutumuna...” sözcüklerini kullanması dikkatimi çekti.

Son iki gündür Cizre ve Silopi’de yaşananlar, Nusaybin’de Dargeçit’te (Kerboran) benzeri durumlar, Diyarbakır’ın merkezi Sur’da, ayrıca Silvan’da, Yüksekova’da (Gever), Lice’de, daha birçok yerleşim merkezinde yaşanmış olanlar ve muhtemelen yaşanacaklara bakılırsa, “Kürt-yoğun” yerlerde “Türkiye’nin Suriyeleşmesi”nin söz konusu olduğu düşünülebilir.

Bir dönem “Lübnanlaşma” ve şimdilerde “Suriyeleşme” kavramları ile yapılan analojiler “iç savaş tehlikesi”ne ve “parçalanma”ya işaret ediyorlar.

Demirtaş’ın seçtiği sözcüklere önem vermeli, üzerinde durmalıyız.

Güneydoğu şehirlerinde, en son olarak, Cizre ve Silopi’de, “PKK’nin kazdığı hendek siyaseti ve diktiği barikatların yıkılması” ve “özerklik uygulaması”na son verilmesi amacıyla yani “kamu düzeni”nin sağlanması için “zorunlu” bir “operasyon” yapıldığını düşünebilirsiniz.

Dolayısıyla, olan-biteni “meşruiyet” çerçevesi içinde görenlerden olabilirsiniz.

Zaten, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da, son gelişmelere gönderme yaparken, “Açtıkları hendeklerde yok olacaklar” şeklinde bir ifade kullandı.

Çok büyük can kayıpları verilmesi ve bunların Türkiye’nin geleceğini karartma ihtimali ortada.

Gelinen noktada, “PKK’liler hendek kazmasaydı...” ya da “özerklik peşinde koşmasalardı...” diye tartışma başlatmanın fazlaca bir anlamı yok. Bu, bir tür “yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan?” türünde bir tartışma olacak. Büyük bir “insan dramı” ile yüz yüze bulunduğumuz gerçeğini değiştirmeyecek.

Burada ölçüyü Ümit Kıvanç’ın 15 Aralık tarihli “Türkler Nerede?” başlıklı yazısında altını çizdiği şu yaklaşımda tutturmak gerekir:

“... Bunlar, kurum olarak kendini ciddîye alacak devletin yapacağı işler değil. “Ama PKK! Ama hendek!”, şu yapılanı meşru kılmaz. PKK, senin hukukuna isyan etmiş silahlı örgüt. Vergimi ona mı veriyorum? Onun yöneticilerini mi seçiyorum? Sense devletsin. Yasan, hukukun yoksa sen nasıl devletsin? Ne demektir resmî araçtan hoparlörle küfür edilmesi? Ne demektir savaş için ilçeden memuru öğretmeni çekmek?..”

Bölgedeki “asıl bölücü” manzara şu:

“Devlet”in yani “polis, özel harekât, komando, tank, top vs.”nin yanında “Esedullah Timi” diye kendisine ad takmış olan; sokağa çıkma yasağı ilân edilmiş, dış dünya ile ilişkisi kesilmiş şehir merkezlerinin duvarlarına silahların gölgesi altında “Türk isen övün, değil isen itaat et!” diye yazan, “Dişime kan değdi” diye “kurt işareti” çizen paramiliter örgütler “kamu düzenini sağlama operasyonu”nda rol alıyor.

“Kamu düzeni” böyle mi sağlanacak? Yoksa, bu “iç savaş”a giden yolu “bilinçli olarak” döşemek için mi yapılıyor?

Hafta içinde, benim de katıldığım, Londra’da London School of Economics’in (LSE) Ortadoğu Merkezi’nin düzenlediği “AKP ve Ortadoğu’da Türk Dış Politikası” başlıklı akademik konferansta en çok ortaya atılan soru, “Türkiye iç savaşa mı gidiyor?” idi.

Aynı soru, önceki gün Kuzey Londra’da CEFTUS’un (Centre for Turkish Studies) benimle düzenlediği sohbet toplantısında da en çok sorulan soruydu.

Bu soruyu, Türkiye’nin şu sırada en dikkat çeken “güvenlik uzmanı” Metin Gürcan da 14 Aralık’ta Al Monitor’da yayımlanan yazısına “Türkiye iç savaşın eşiğinde mi?” başlığını atarak tartışıyordu.

Metin Gürcan, Irak ve Afganistan’ta “askeri danışman” olarak görev yapmış olan eski bir subay, bir süredir ise akademik hayatın içinde parlak bir araştırmacı. Yazısında şu ilginç “ölçü”yü koyuyor:

“Ankara için

•    Kentlerde zırhlı birliklerin kullanılması, kentlerdeki PKK hedeflerine yönelik tank topu atışlarının görülmesi

•    Kent merkezleri içinde veya yakınındaki hedeflerin savaş uçakları tarafından bombalanması.

PKK için

•    PKK’nın Şehirlerdeki genç ve tecrübesiz YDG-H militanlarının yanına tecrübeli dağ kadrolarını göndermesi ve dağ kadrolarının bu genç milislerle melez birlikler oluşturması

•    Şehir merkezlerinin bazı mahallelerde kazdıkları hendekleri birer direnç noktasına çevirerek, bunları olası zırhlı birlik hareketlerini kısıtlamak için tank pususu ölüm bölgeleri ve el yapımı patlayıcı tuzakları ile (IEDs) takviye etmesi.

İşte bunları gördüğümüz zaman Pandora’nın kutusu açılmış, taraflar iç savaşa dönüşebilecek bir şiddet kapanına girmiş demektir.”

Yazısında yer alan şu satırları da, altını çizerek, aktarıyorum:

“… Güvenlik güçlerinin ‘büyük operasyon’u iç savaşa neden olabilir mi? Bu sorunun cevabı için iki önemli hususa bakmak gerekiyor.

Bunlardan ilki artık yapılacağına kesin gözüyle bakılan büyük operasyonun sosyal maliyetlerinin ne kadar büyük olacağı. Şayet bu operasyon özellikle çatışma bölgelerinde yaşayan sivil halka yönelik kitlesel bir yıkım yaratırsa bu yıkımın Türkiye’de Türk’lerle Kürt’lerin birlikte yaşama azim ve iradesine yönelik tahribatının büyük olacağı kesin.

Operasyonla sahada bir askeri zafer kazanılabilir ama bu zaferin sahada yaratacağı yıkımın büyüklüğü zihinlerdeki bölünmeyi daha da artırabilir. Bu da uzun dönemde sahada kazanılabilecek bir askeri zaferin, siyasi ve sosyal bir yenilgiyle neticelenmesine neden olabilir…

Şu aralar Ankara’daki sivil siyasi karar alıcılara iç siyasi tüketim için PKK ile mücadelede bir ‘askeri zafer’ gerekiyor gibi… Politika yapıcılar kısa vadeli çıkarlar için askeri zaferlere gereğinden fazla odaklanırsa uzun vadede siyasi zaferi ve hatta barışı ıskalayabiliyorlar…”

Türkiye’nin bütünlüğü ve dirliği ve geleceği açısından çok tehlikeli bir eşikteyiz.

Bir önceki yazımda; “Ülkemizin bir kesimi şiddet sarmalı içinde kan ağlıyor. Diyarbakır’dan Irak ve Suriye sınırlarına kadar olan alanda yaşananlar, Halep-Musul ekseninde yaşanmakta olan gelişmelerin yansıdığı ‘daha geniş ekran’a bakarak anlaşılabilir. Ankara ülkemizin bir bölümünü ‘Halep-Musul ekseni’nin ‘cephe gerisi’ olarak algılıyor...” diye yazmıştım.

LSE toplantısında “Diyarbakır-Musul-Halep üçgeni”nden söz ettim.

O toplantıya katılanlardan biri olan, Türkiye’nin Erbil’deki ilk Başkonsolosu Aydın Selcen, “akıl için tarik birdir” misali, dün, Cumhuriyet’te “Üç Cephe Birleşirken...” başlığıyla yayımlanan bir yazı kaleme aldı.

Cizre-Silopi’de kanlı çarpışmalar, Suriye’nin, mevcut iktidarın yaklaşımı sonucunda, Türkiye’ye “sirayet ettiği”nin göstergesi.

Londra’daki toplantıda, “devlet”in tepelerinde bir süredir “Sri Lanka çözümü” ve “Çeçenistan çözümü”nün üzerinde durulduğunu duydum.

“Sri Lanka çözümü”nden kasıt şu:

Sri Lanka’da Tamil Kaplanları adlı örgüte, 1983-2009 arasında sürmüş olan kanlı iç savaş sonucunda ve yaşanan büyük katliam pahasına Sri Lanka ordusu (ve merkezi hükümet) tarafından son verilmişti.

“Çeçenistan çözümü”ne gelince, ondan kasıt ise şu:

Putin’in 2000’de Grozni’nin dümdüz edilmesi pahasına, Çeçenistan’daki çatışmalara nokta koymuştu.

Umarım, bu tür “çözüm arayışları” sadece “dedikodu”dan ibarettir...