İçerde 'demokrasi açığı', dışarıda 'nüfuz kaybı'...

"Demokrasi özürlü" olan ve bu nedenle Türkiye'nin başta Ortadoğu, dünyanın her köşesinde cazibesini kaybetmesine neden olan kişinin, Suriye'de demokrasi havarisi gibi ortaya çıkması kimse için inandırıcı olmuyor.

İktidar sahipleri, özellikle Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile Başbakan Ahmet Davutoğlu, aksini ne kadar söylerlerse söylesinler, hatta ne kadar bağırıp çağırarak söylesinler; Türkiye’nin uluslararası ağırlığının ciddi biçimde zayıflamış olduğu gerçeği değişmiyor.

Bunun en önemli nedenlerinden biri Türkiye’de giderek genişleyen “demokrasi açığı” ile ilgili. Bir önceki yazımızda gönderme yaptığımız WSJ’nin Türkiye ile ilgili analizinde şu bölüm dikkat çekiyor:

“Türkiye’nin ülke dışındaki nüfuzunun gördüğü hasarın üzerine binen, demokrasisinin eskiden olduğu kadar artık çekici görünmemesi. 2013 yılında İstanbul’un Gezi Parkı’ndaki göstericilerin ezilmesi, İnternet sansürü uygulamaları ve Erdoğan’ın yakınlarını yolsuzluk soruşturmalarından korumaktaki ısrarı, bunların tümü, Türkiye’nin bölgedeki imajına zarar verdi.”

Bizlerin de AKP iktidarı ile ters düştüğü ve giderek Türkiye’nin demokratları ile AKP iktidarı arasındaki makasın açıldığı “ana konu başlıkları” tam da bunlardı.

WSJ analizinde, ayrıca, Birleşik Arap Emirlikleri Üniversitesi’nin siyasal bilimler profesörü Abdülhalik Abdullah’ın bir saptamasına yer verilmiş.

"Türkiye bir süre birçok şey için bir örnekti, ama Arap Baharı sonrasındaki yıllar, Türkiye’nin o imajını paramparça etti” diyor.

BAE’li profesör, bu durumu iki nedene bağlıyor:

“Her şeyden önce, Türkiye taraf tuttu, İslamcılardan ve Müslüman Kardeşler’den yana tavır aldı. İkincisi, Erdoğan, birçok konuda diktatör gibi davranıyor, özgürlükleri ve göstericileri bastırıyor. Arap dünyasının liberalleri Türkiye’yi bir model olarak artık görmüyorlar.”
Erdoğan Türkiye’sinin verdiği imaj, Körfez’den Atlantik’e kadar uzanan geniş alanda, “Türkiye uzmanları” nezdinde aşağı yukarı benzer şekilde değerlendiriliyor. SOAS’tan Prof. Gilbert Achcar bunlardan biri.

SOAS, dünyada Ortadoğu uzmanlığının başında gelen akademik merkezlerden biridir. Londra Üniversitesi’nin Ortadoğu ve Afrika Araştırmaları Okulu olan SOAS’tan, başta Bernard Lewis olmak üzere dünyanın sayılı Ortadoğu uzmanları geçmiştir. İki yıl önce, “Mezopotamya Ekspresi” kitabımın yayınlanması vesilesiyle, SOAS’ta konuşmamı, benim için heyecan verici olayları arasında kaydetmiştim. SOAS’ı yerinde tanıdıktan sonra, kulağım SOAS kaynaklı değerlendirmelere daha da duyarlı oldu

Prof. Achcar ile DW’nin yaptığı Türkiye, Kürtler ve Ortadoğu’daki İslami akımlar ile ilgili söyleşiyi, T24 önceki gün aktarmıştı.

DW’nin “Son gelişmelerin ardından Türkiye bölgede nasıl algılanıyor?” sorusuna şu karşılığı veriyor:

"Erdoğan, Mısır’daki ayaklanmaların başında Kahire'ye gitmişti. Ve orada yaptığı laikliği destekleyen konuşması; Müslüman Kardeşler'i şaşırtırken, bölgedeki Müslümanlara ise laik demokrasinin İslami değerlerle yan yana yürüyebileceğini göstermişti. Bu yaklaşım Türkiye'yi örnek (role model) olarak öne çıkardı. Ancak Türkiye, Müslüman Kardeşler'e verdiği açık destekle bu ayrıcalığını ne yazık ki yitirdi. Çünkü Müslüman Kardeşler'in demokratik değerler yerine şeriat değerlerini hukuka ve sosyal hayata yerleştirmek istediği aşikâr. Dolayısıyla Türkiye büyük ağabeylik rolünü kaybetmiş ve bölgedeki ihtilaflarda sıradan bir oyuncu haline gelmiştir."
Aylardır farklı sözcükler seçerek, ama özü itibarıyla anlatmaya çalıştığımız aynı şeydir.

Bugün itibarıyla, Achcar’ın üzerinde duracağımız ve yine mutabık olduğumuz değerlendirmesi, DW’nin “Ortadoğu kaynıyor, hatta gelişmelerin bölge haritasını değiştirebileceği söyleniyor. Siz bu iddiayı nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusuna verdiği cevap. Şöyle diyor:

"Bölge haritası bana göre yeniden çizilmez, ama bir istisna dışında: O da Kürtler. Zira bölgede Kürtler Araplarla birlikte çoğunluğu teşkil etmektedir ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında Batılı güçler bağımsızlık yerine Kürtlerin başka devletlerin himayesinde yaşamalarını öngördü. Bugüne gelindiğinde ise durum değişmektedir. Değişiklik, Irak'ın bir parçası olan, ama oldukça bağımsız hareket eden Irak Kürt Özerk Bölgesi'nin kurulması ile başladı. Ardından Suriye'deki iç savaşla birlikte Suriye'deki Kürtler de PYD öncülüğünde özerkliğe doğru gitmekte. Bu nedenle Türkiye'de de alarm sirenleri çalıyor. Zira PYD'nin PKK'nın bir uzantısı olduğu biliniyor. Zaten Türkiye'nin Kobani'deki PYD güçlerine yardım etmeme gönülsüzlüğünün altında da bu gerçek yatıyor."

Şimdi de, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın önceki gün Paris’te Fransa Cumhurbaşkanı Hollande ile ortak basın toplantısındaki şu sözlerini görelim ve yukarıda aktarılanlarla birlikte değerlendirelim:

“… Batı’nın Ortadoğu’ya sergilediği çifte standartlı tutum vicdanları çok derinden etkiliyor… Bu yıl 1. Dünya Savaşı’nın yüzüncü yılını idrak ediyoruz. Ortadoğu’da çizilen sınırlar, yapılan senaryolar, tasarımlar adeta dikişlerini patlatarak küresel sorunlara dönüştü. 1. Dünya Savaşı’nda sadece 1915 olaylarını görmek, onun gölgesinde kalmak vicdanları kanatıyor…

Burada bir konunun üzerinde önemle durmam gerekir. Bu da Kobani meselesidir. Niçin Kobani, niçin İdlib değil, niçin Hama değil, niçin Humus değil, niçin şu anda yüzde 40’ı işgal altında olan Irak değil? Oralara yönelik herhangi bir eylem veya müdahale yapılmıyor da Kobani... Varsa yoksa Kobani. Kobani, bizim ülkemizin sınırı, şu anda Kobani’de zaten insan yok. 200 bin insan ülkemizde bizim misafirimiz, biz onlara bakıyoruz. Şu anda Kobani’nin içinde herhangi bir insan da olmadığına göre, orada sadece 2 bin savaşçı var. Bundan dolayı mı sürekli orası bombalanıyor, bunu anlamak mümkün değil.”

Bugün gelinen noktada halâ Kobani’ye ilişkin gelişmelere ilişkin böyle bir dil kullanan ve Kobani’de IŞİD’e karşı ortaya konulan direnişe sağlanan destekten hissedilir rahatsızlığını yansıtan bu sözlerine bakılınca, Türkiye’nin Cumhurbaşkanı'nın Ortadoğu’daki gelişme dinamiklerini anlamayı reddettiği sonucuna varıyoruz.

Anlamayı reddediyor ve Türkiye’ye “rüzgâra karşı koşturmakta”, “akıntıya karşı kürek çekmekte” ısrar edeceği izlenimini veriyor.

Suriye’ye ilişkin söylediklerine de bakalım:

“Burada (Suriye’de) bir defa devlet terörü estiren Esed vardır ve Esed’in rejimi var… Esed rejimini karşısına almayan ‘acaba Esed giderse ne olacak’ diye düşünen bir anlayışın IŞİD ile mücadele etmesi mümkün değil. Eğer ‘demokrasi’ diyorsak, ‘demokrasiyle mücadele’ diyorsak, ‘Esed giderse halk ne isterse o olur’ dememiz lazım. Eğer onu savunuyorsak gerçekten demokrasiyi savunuyoruz demektir. Yok demokrasiyi savunmuyor da bir tane otokrat gidecek, onun yerine de bir başka otokrat hazırlıyoruz, bunu düşünüyorum diyorsak, o zaman demokrasiyi konuşmanın hiçbir anlamı yok. Suriye'nin çektiği sıkıntı budur”
Tayyip Erdoğan kimsenin demedikleri üzerinden, “totoloji” ile polemik yapıyor. Ama asıl önemlisi şu:

“Taktik öncelik” olarak IŞİD’ile mücadeleyi tespit etmeyen hiçbir politikanın şansı yok. Dolayısıyla Erdoğan’ın “stratejik hedef”i eş zamanlı biçimde “en acil taktik hedef” olarak koyan Suriye politikasının da hiçbir şansı yok.

“Demokrasi özürlü” olan ve bu nedenle Türkiye’nin başta Ortadoğu, dünyanın her köşesinde cazibesini kaybetmesine neden olan kişinin, Suriye’de demokrasi havarisi gibi ortaya çıkması kimse için inandırıcı olmuyor.

Daha da vahimi, her ağzını açtığında, “Kürt karşıtlığı”nı ve dolaylı da olsa “IŞİD sempatizanlığı”nı gizleyemiyor olması.

Aksine ne söylerse söylesin; anlaşılıyor.

Anlıyorlar…