İktidarı kaybetmemek için herşeyi yaparlarsa...

Selahattin Demirtaş'ın dünkü şu sözleri önemle not edilmelidir; çünkü Türkiye'nin yakın geleceğinde ülkemizi nelerin beklendiğine dair çalınmış bir "kalk borusu" niteliğindedir.

“Ağrı provokasyonu”nun iler tutar tarafı kalmadı. Zaten olayı işittiğim ilk anda teşhisi hiç tereddütsüz koymuştum. Olayın, HDP’nin “barajı aşma ihtimalinin yükselmesi”ne karşılık, iktidar kaynaklı bir “provokasyonu” olduğu ayan beyan ortadaydı.

Bekleniyordu da. Bu nedenle, bir önceki yazımda HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın bundan bir buçuk ay kadar önce, bana, “seçimlere doğru HDP’yi şiddet ile irtibatlandıracak provokasyonlardan çekindiğini” söylediğini yazdım.

Cumhurbaşkanı’nın müjde verir gibi “Kobani düştü, düşecek” açıklamalarıyla infilâk eden bölgedeki olayları bile Selahattin Demirtaş’ın üzerine yıkmaya kalkan “insafsız psikolojik savaş müfrezelerinin yaylım ateşi” para etmemişti ki, HDP, bir rüzgâr yakalamış, barajı zorluyor, hatta Cumhurbaşkanı ve AKP yöneticilerinin önüne gelen kamuoyu araştırma sonuçlarında barajın üzerinde görünüyordu.

Bu “trend”, hem Tayyip Erdoğan’ın 400 isteğini 335 olarak “revize” etmesine yol açmakta ve hem de AKP’nin tek başına iktidar rakamı olan 276’nın bile altına inme ihtimalini ortaya çıkartmaktaydı.

“Provokasyon”u herkes bekliyordu. “Provokasyon” bekleniyordu ama Ağrı-Diyadin’deki kadar “acemice” yapılacağını hiç kimse beklemiyordu. İktidar –devleti ve hükümeti ile- her türlü “zekâ” ve “yaratıcılık” unsurunu da tüketmişe benziyor.

Genelkurmay’ın Cumartesi günü yayımlanan ilk bildirisi söz konusu “provokasyon”daki “acemiliği” gözler önüne sunuyor. Şöyle denmişti:

“11-12 Nisan 2015 tarihinde Ağrı İli Diyadin İlçesi Yukarıtütek Köyü bölgesinde Bölücü Terör Örgütü mensupları tarafından organize edilen ve ‘Bahar Şenliği’ olarak isimlendirilen etkinlikte Bölücü Terör Örgütü’nün propagandasının yapılacağı, vatandaşlarımıza seçimde destekledikleri adaylara oy vermeleri konusunda baskı uygulanacağı yönünde bilginin alınması üzerine, Kamu Düzeninin bölgede sağlanması için Ağrı Valiliğinin talimatı ile Ağrı İl Jandarma Komutanlığınca 15 Timden oluşan Güvenlik Gücü 10-11 Nisan gecesi bölgeye sevk edilmiş, bölgede tertiplenme esnasında unsurlarımıza Bölücü Terör Örgütü mensubu teröristler tarafından uzun namlulu silahlarla ateş açılmıştır.”

Yani denmek istenen şuydu:

“Ağrı Valisi’nin talimatı üzerine PKK’nın Ağrı Diyadin İlçesi Yukarıtütek Köyü bölgesindeki vatandaşlara HDP’ye oy vermeleri için baskı yapılacağının haber alınması üzerine, bunun önlenmesi için oraya askeri güç gönderilmiştir.”

Giden güç, sabaha karşı saat 2 ile 3 arasındaki harekete geçiyor. Köyün seçmen sayısı 45. Ortaya bir de 1930’lar, 1940’lardaki “Tek Parti” döneminin “Vali profili” çıkıyor. O dönemde CHP il başkanları, “İlbay” sıfatıyla “Vali” idi.

Tam anlamıyla bir “zırva tevil götürmez” durumu ve daha sonra sivil HDP’lilerin çatışmayı önleme gayretiyle söz konusu bölgeye gitmeleri üzerine açılan ateşte, Diyadin eski HDP ilçe başkanı ölüyor, bir sivil toplumu örgütü yetkilisi yaralanıyor.

Bu arada, Genelkurmay’dan daha sonra yapılan açıklamada öldürüldüğü belirtilen “5 terörist” ortada yok. CHP heyeti, dün Diyadin’den yaptığı açıklamada, ölü sayısını 2 olarak verdi.

Buna karşılık, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Başbakan Yardımcısı, ezbere cümlelerle HDP’yi Cumartesi gününden beri suçlayıcı demeçler veriyorlar. “Provokasyon”a, bizzat yürüttükleri “psikolojik savaş”ı ekliyorlar.

Cumhurbaşkanı, dün yine öfkeli biçimde onu bunu azarlayarak, HDP’den gelen açıklamaları yalanladı ama HDP’nin medyaya verdiği videoda, olay mahallindeki askerlerden birinin çevresindeki Diyadinli HDP’lilere “Kardeş, bizi suçlu görebilirsiniz ama biz görev icabı buradayız. Bu işi kim yapmışsa git ona sor” dediğini, gözümüzle gördük; kulağımızla işittik.

Yani, “Biz, emir kuluyuz. Mânâsız şekilde üzerinize yollandık. Bize kızmayın, bizi yollayanlara kızın” demeye getiriyor.

“Provokasyon”un ayrıntılarında boğulmadan, “büyük resim”i görmekte yarar var. Ağrı-Diyadin olayı, Türkiye’de 7 Haziran seçim güvenliğine indirilmiş ağır bir darbe olmuştur. Tıpkı, Savcı Kiraz’ın isabeti kuşkulu bir operasyon sonucunda hayatını kaybettiği Çağlayan Adliyesi baskını, tıpkı ülkemizdeki “faili meçhuller” arasında yerini alacağa benzeyen Fenerbahçe futbol takımını yok etmeyi hedefleyen suikast girişimi gibi, tıpkı akıl almaz ülke çapındaki elektrik kesintileri gibi, tıpkı sosyal medyada alanındaki yasaklamalar gibi, hatta “Bakur” filmi üzerinden İstanbul Film Festivali’nin bir tür “suikast”a kurban edilmesi gibi.

Selahattin Demirtaş’ın dünkü şu sözleri önemle not edilmelidir; çünkü Türkiye’nin yakın geleceğinde ülkemizi nelerin beklendiğine dair çalınmış bir “kalk borusu” niteliğindedir:

“Baskıcı liderlerin iktidarını kaybetmemek için ne tür çılgınlıklar yaptıklarına hem yakın geçmişte hem de tarihte tanıklık ettik. Saddam ya da Ortadoğu'nun tüm diktatörleri gitmemek için halklarını ateşe atmaktan çekinmediler. Erdoğan'ın bunlardan ne farkı var, gitmemek için her türlü çılgınlığı yapabilirler.

Siyaseten tedbir alabiliriz ve bunu yapıyoruz. Sadece kendi tabanımıza değil MHP de CHP de dikkatli olsun, diyoruz. Toplum, güveni sağlayacak alternatif kimse ona yönelir, AKP bunu biliyor. O yüzden güvensizlik ortamı yaratıp, ‘güvenli liman benim, tek başıma iktidar olursam Türkiye'yi güvenli hale getiririm’ mesajı veriyor.”

Tayyip Erdoğan’ın ve çevresinde değişik çıkarlar ile kenetlenenlerin en büyük korkusu, iktidarın kaybedilmesi ya da iktidarın kaybedilmesi sürecinin 7 Haziran seçimlerinden sonra başlayacak olmasıdır. Bunun önüne geçmek için, Erdoğan’ın ve çevresinde kenetlenenlerin yapmayacağı hiçbir şey yok gibi görünüyor.

Ağrı-Diyadin’e ve bundan sonra tekrarlanması mümkün olabilecek olan “Diyadinler’e” bu gözle bakın.

Bu arada, Ahmet Davutoğlu’nun “HDP, barajla ilgili sıkıntı yaşarsa  bunu meşruiyet sorununa dönüştürmesin” sözlerine dair ne düşündüğü sorulan Demirtaş’ın verdiği şu karşılığı da not edin; :

“Davutoğlu’na ‘Tabii, emrin olur’ diye yanıt vereyim. Barajı aşamazsak gidip evimizde oturacağız tabii! Yüzde 10 barajı çok normal, Türkiye niye meşruiyet krizi yaşasın, Davutoğlu da bunun keyfini sürsün... Böyle bir şey olmayacak. Evet bu durumda bir meşruiyet krizi ortaya çıkar ve bu, bizim barajı aşamamamızdan değil sizin AKP olarak baraj dolayısıyla çaldığınız oylardan yaşanır. HDP yaratmaz meşruiyet krizini,  barajı kaldırmayan AKP’dir; barajdır gayrimeşru olan. Seçime girerek büyük bir provokasyonda bulunmuşuz gibi HDP’yi suçlamaya çalışıyorlar…

HDP ilk defa seçime giriyor, sandıklarda resmi üyemiz yok. Büyük bir haksızlık bu.  Yine de sandıkları kontrol etmeye çalışacağız.  MHP ve CHP’nin sandık görevlilerinin HDP oylarını korumasını rica ediyorum. Çünkü çalınan her HDP oyu AKP’ye yarar. AKP büyük oyunlar hesaplayacak bence. Tedbirli olmakta fayda var…”

Evet, ima ettiği “büyük oyunlar”a karşı “tedbirli” olmak gerekiyor.

Bu da öncelikle “provokasyon bağışıklığı”ndan başlıyor. Türkiye’nin selameti ve 7 Haziran sonrası için, iktidardan gelecek her türlü provokasyona karşı “bağışıklık” geliştirmeliyiz.

“Silah”tan ve “şiddet”ten uzak, “barış”tan yana durmalıyız…