'İmralı' ya da 'çözüm süreci'ne bakış (2)

Erdoğan, Öcalan'ın katkı vereceği bir yolculuğa çıkılabileceği umudunu edinmiş ve buna toplumu da hazırlamaya çalışır gözüküyor.

Başbakan Tayyip Erdoğan, önceki gün Mardin’de partisinin il danışma meclisi toplantısında oldukça boş bir salona konuştuğu için sinirlenmiş. Mardin’deki salon onu tatmin etmeyecek dolulukta ise de konuşması dolu doluydu.

‘Silahın terk edilmesi gerektiği’ konusunda önemli vurgu yaptı. Adından söz etmedi, hatta ‘terör örgütü’ sözcüklerini bile kullanmadan, Mardin’daki sözlerinin PKK’ya ve yandaşlarına yönelik bir çağrı olduğu anlaşılıyordu.

“... Bu ülkede silahların değil fikirlerin konuşmasını istiyoruz. Savaş kolaydır, barış zordur. Zor olana talibiz. Silahların çekildiği dönemi geride bırakıyoruz. Lütfen artık silahı gömün” dedi.

Bu ‘çağrı’nın ardından gelen ve ‘süreç’e katkı talep eden sözleri, ‘süreç’in devamı konusu umut verici ve hatta yüreklendirici. İşte o sözleri:
“Sıkılı yumrukların olduğu toplum barış toplumu olmaz. Elinizden bir şey geliyorsa lütfen elinizle düzeltin. Eğer elinizden bir şey gelmiyorsa, o zaman o yanlışı dilinizle düzeltin. Elinizden, dilinizden bir şey gelmiyorsa gönülden dua edin bu süreç düze çıksın...”

Başbakan’ın bu ‘çağrısı’ ve ‘talebi’nden, ‘süreç’in, kendisinin istediği yönde yol alacağı konusunda umutlu olduğu anlaşılıyor. Ayrıca, belirlediği ‘hedefler’e ulaşabileceğine dair hissedilir bir güveni de var.

Bu güveni nereden kaynaklanıyor?

Abdullah Öcalan’dan gelen ‘sinyaller’den. İmralı’da yürütülen görüşmelerden gelen ‘sinyaller’den, Başbakan’a, Öcalan’ın PKK’nın silahlı mücadelesine son verebileceği ve örgütüne sözünü geçirebileceği izlenimini edinmiş.

Türkiye’de ‘silahların değil, fikirlerin konuşacağı’ ve ‘silahların gömüleceği’ ortam, ülkenin demokrasi kulvarlarının alabildiğine genişlemesi ve açılmasıyla mümkün olacak. Kürt kimliğinin tanındığı, yasal güvenceye alındığı, siyasetin önünün açıldığı özgür ve demokratik bir ülkede, PKK tipi bir örgüte gerek kalmayacağı gibi, silahlı mücadele yürütmekte ısrar edenler, bizzat Kürt halkının nezdinde zombi gibi gözüküp, tecrit olacaklar.

Böyle bir duruma yakın mıyız?

En azından, Tayyip Erdoğan, zımnen de olsa, Abdullah Öcalan’ın katkı vereceği böyle bir yolculuğa çıkılabileceği umudunu edinmiş ve buna toplumu da hazırlamaya çalışır gözüküyor.

Bu konuda ‘ihtiyatlı iyimserler’ gibi, ‘ihtiyatlı kötümserler’ de mevcut. İkinci grupta üzerinde durmayı hak eden ciddiyette bir değerlendirmeyi –dünkü yazımda sözünü etmiş olduğum- internette okudum. Chicago’da Loyola Üniversitesi’nin bir akademisyeni olan Güneş Murat Tezcür tarafından kaleme alınmış ‘Another Kurdish Initiative in Turkey: Is Peace Finally Achievable?’ başlıklı bir makalede.

Makale başlığını ‘Türkiye’de bir Kürt açılımı daha: Barış en sonunda gerçekleşecek mi?’ diye tercüme etsek, sanırım yanlış olmaz.

Makalesinin altındaki nottan öğrendiğimiz kadarıyla Tezcür, şu sırada Türkiye’deki Kürt ulusal hareketi üzerinde saha araştırması ve orijinal veritabanlarına dayalı bir kitap yazıyormuş.

Ortaya attığı argümanlar ve ayrıca üslubu itibariyle ‘ihtiyatlı kötümserliğin’ en üzerinde durulması gerekli örneği sayılabilecek makalesinde Tezcür, görünebilir gelecekte, üç noktada, ‘silahlı çatışma ortamı’nın ‘barışçıl uzlaşma’yla son bulmasını ‘gerçekçi bulmadığını’ belirtiyor.
Birincisi, çatışmanın (veya savaşın) maliyetinin her iki taraf için de kabul edilebilir ölçüde kalması. “Dolayısıyla” diyor, “çatışma, her iki tarafın bir çözüme ulaşması için güçlü dürtüleri harekete geçirtecek ölçüde karşılıklı olarak zarar gördükleri bir pata durumuna erişmiş değil.”

Güneş Murat Tezcür, özellikle ‘Kürt isyanı’nın, ‘çatışmaya devam ederek, jeopolitik gelişmelerin ve seçim başarılarının pazarlık konumunu daha güçlendireceğini’ düşünebileceği üzerinde duruyor. Bu arada, ‘Ak Parti’nin silahların bırakılması karşılığında verebileceği tavizler ile PKK’nın silahsızlanmak için razı olacakları arasında büyük bir mesafe bulunduğunu ve müzakerelerin bunun üstesinden gelmesinin çok zor olduğunu’ öne sürüyor.

PKK’nın 1984’te silahlı mücadeleye başlamasından bu yana, verdiği kayıpları ve askeri olarak zayıflamasının örneklerini veritabanları üzerinden belirtiyor ve şu ilginç gözlemde bulunuyor:

“Türkiye’deki çatışma, Lübnan, Irak ve Suriye gibi ülkelerdeki çatışmanın tersine, ne ayrım gözetmeyen şiddetle ne de etnik ve mezhep boyutlarıyla karakterize edilmişti. Üçüncüsü, şiddet, coğrafi olarak ve zamansal bakımdan sınırlıydı. Can kayıplarının yüzde 40’tan fazlası Irak Kürdistan Bölgesi’ne sınırdaş olan iki dağlık vilayette meydana geldi...”

‘Süreç’in ‘çözüm’ getirmesini mümkün görmeyen Tezcür, buna dair ‘ikinci gerekçesi’ni şöyle ifadelendiriyor:

“İkinci faktör, tarafları ayıran siyasi farklılıklara dair. Ak Parti, isyanı, Kürt kimliği ve dili üzerindeki kısıtlamaları kaldıracağı bir dizi siyasi reformla bitirmeyi amaçlarken Kürt milliyetçi hareketi, öncelikle, Kürt milliyetçilerine önemli ölçüde iktidar sağlayacak bir türlü özerklik ile ilgileniyor. Eğer Ak Parti’nin son on yıldaki sicili ölçü olacaksa hükümet, Kürt milliyetçileriyle iktidar paylaşmaya asla razı olmayacak demektir.”

Ve ‘üçüncü faktör’ ise Öcalan’ın PKK’nın silahlı güçleri üzerindeki ‘gerçek gücü’nün ne olduğunun belli olmaması. Tezcür, silahları bırakma talimatına uyulmaması halinde, Öcalan’ın gücünü riske atmış olacağına dikkat çekiyor ve Kürt silahlı hareketinin, hükümetten elle tutulur tavizler elde etmeden tüm güçlerini Irak Kürdistanı’na çekmeye rıza göstermeyeceğini ileri sürüyor.

Sıralanan faktörler, sorunun toptan çözümünün kısa vadede gerçekleşmesi konusundaki ‘kötümserlik’le ilgili. Bununla birlikte, en yakın vade açısından, ‘süreç’e ilişkin bir de görece ‘iyimser’ not düşmüş, makalesinin sonunda Güneş Murat Tezcür. Şöyle:

“Öyleyse, Türkiye’deki en son ‘Kürt açılımı’ndan ne bekleyebiliriz. En fazlası, taraflar kendilerini 2014’teki yerel ve cumhurbaşkanlığı seçimlerine konumlandıracakları için şiddetin yoğunluğu azalacaktır. PKK geçici bir ateşkes ilan edebilir ve seçim dönemine kadar bir bekle-gör tavrını benimseyebilir. Şiddetin azalması kendi içinde olumlu bir gelişmedir ama temelsiz beklentiler uyandıran aşırı iddialı bir açılım, uzun vadede daha büyük kan dökülmesine yol açabiliyor. Gerçekten de 2009’daki görüşmeler o yıl içinde şiddeti çok önemli ölçüde azaltmıştı ama başarısızlığa uğramaları o günden bu yana daha da artan şiddete yol açtı.”

Öyle olmadı mı?

Son bir buçuk yılın ‘dersler’i doğru alındıysa, bu seferki ‘süreç’te, bir önceki dönemin ‘yanlışları’nı tekrarlamamak gerekiyor.

Devam edeceğiz...