'İmralı' ya da 'Çözüm Süreci'ne bakış (3)

Süreç, İmralı'ya kim gidecek ayrıntılarıyla boğulmaması ve bu yüzden aksamaması ve tıkanmaması gereken önemde.

"Süreç”, sanıldığından ya da olması gerekenden daha yavaş ilerliyor. İmralı Adası’na bir BDP heyetinin bu satırlar yazıldığı sırada hâlâ gitmemiş olması dikkat çekici. Bu “aksama”nın, “resmi açıklama”nın ifade ettiği şekliyle, gideceklerin isimlerinin Adalet Bakanlığı’na bildirilmemiş olmasıyla, yani “formel” bir nedenden kaynaklandığına inanmak zor.

Zira, isimler BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk ve Pervin Buldan olarak günler öncesinden kamuoyuna açıklandı. Bütün kamuoyunun bildiği isimlerin İmralı yoluna koyulamamaları, önceki gün Mehmet Öcalan da gitmiş olduğuna ve artık “koster arızası”ndan söz edilemeyeceğine göre, Adalet Bakanlığı’na “başvuru formu”nun intikal etmemiş olmasıyla açıklanır bir şey değil herhalde.

Bir iddiaya göre, İmralı’dan kaynaklanan bir “sıkıntı” bulunuyor. Bu iddiaya bakılırsa, İmralı’nın –yani Abdullah Öcalan’ın kendisiyle görüşecek BDP heyetine ne söyleyeceği, Kandil’e iletilmek üzere hangi mesajı vereceği konusunda tam bir anlaşma sağlanamamış.

Abdullah Öcalan’ın heyeti beklediği besbelli. Bunu, kardeşi Mehmet Öcalan’ın önceki gün İmralı dönüşü basın mensuplarına yaptığı açıklamada kullandığı sözcüklerden anlayabiliyoruz. Mehmet Öcalan, “Mesaj, Kandil’e herhalde kuşlar tarafından götürülmeyecek. İnsanlar götürecek” şeklinde sözcükler kullanmıştı. Bu kullandığı sözcüklerden, ağabeyinin, “mesajını iletmek” üzere kendisini ziyaret edecek heyeti beklediği sonucunu çıkartabiliriz.

Heyetin kimlerden oluşacağı da günler öncesinden belli. Heyetin kimlerden oluştuğuna dair bir mutabakat varsa, İmralı’ya gidilmesi için Adalet Bakanlığı’ndan alınacak “izin formalitesi” birkaç dakikalık iştir.

İmralı’ya BDP heyetinin gidişine dair bir “tıkanıklık”, bir “sıkıntı” yaşanıyorsa, bu durumda şu iki nedenden biri –ya da her iki nedenden ötürü- söz konusudur:

1. Heyetin yapısı üzerinde tam bir mutabakat yoktur,

2. Abdullah Öcalan’ın heyete vermesi beklenen mesajın içeriğine dair tam bir mutabakat yoktur.

Yani, ya bu iki nedenden biri veya ikisi.

Hangisiyse, umalım ki, bu “tıkanıklık” aşılabilsin. Zira, ayakta kalması için tüm tarafların ve bütün ülkenin üzerinde titremesinde çıkar bulunan bu mevcut “Süreç”in şu aşamada başarısızlığa uğraması halinde, bunu ikame edecek alternatif, üzerinde hiç düşünülmemesi gerekecek ölçüde olumsuzdur.

“Süreç”, konunun doğası, sorunun yapısı, geçmişi ve tarafları itibariyle zaten şu aşamasında bile çok kırılgandır. Bu olguyu olduğu gibi görüp değerlendirmek gerekiyor. Ki, “Süreç”in yürüyebilmesi için gerekli, hatta zorunlu adımların atılmasına destek olunabilsin. Aksi halde, basit bir “propagandist” ya da “psikolojik savaş aracı” durumuna düşmek kolaydır.

Örneğin, “Süreç”in şu aşamasında, “Kürt siyasi hareketi”nin tüm “unsurları”, kendi sevdikleri deyimle “bileşenleri” aynı dalga boyunda görünmüyorlar. Açıkçası, Kandil’den “Süreç”in geleceğine dair pek yüreklendirici sesler gelmiyor. Bizim medya, Murat Karayılan’ın son dönemde yakın aralıklarla yaptığı uzun açıklamaların sadece “Abdullah Öcalan’a kendi adlarına konuşabilecekleri”ne ilişkin bölümlerini yayımladı.

Bu açıklamaların tümü okunduğunda, Türk basınında çıktığı kadarıyla yayımlanmış bölümlerinin pekâlâ “yanıltıcı” olduğu hükmüne de insan kolaylıkla varabilir.

Örneğin, 12 Şubat’ta yani bir hafta önce “Bizimle görüşmelerine gerek yok” başlığı altında yayımlanan, yani Abdullah Öcalan ile görüşülmesinin yeterli olduğunu vurguladığı açıklamasında Karayılan, PKK’nın silahlı güçlerinin Türkiye toprakları dışına çıkartılması konusunda bir adım atılmadığını söylemişti.

Bu sözleri basında yer almadı. Bunları bir yana kaydetmek, değerlendirmeye tabi tutmak, hiçbir şekilde “silahlar bırakılmasın” anlamına gelmez. Tam tersine, “silahların nasıl bırakılabileceği”ne ilişkin ciddi ve gerçekçi biçimde kafa yormayı zorunlu kılar. “Süreç” de ancak bu yöntemle ilerleyebilir ve sonuç verir.

Önceki gün Murat Karayılan’ın bizim medyada yine eksik yayımlanan yeni bir açıklaması geldi. Abdullah Öcalan’a bağlılık ve kendilerini “temsil yetkisi” yine kuvvetle vurgulanıyor ama şu sözler de açıklamada yer alıyor:

“Bu sorun, sıradan yaklaşımlarla, tek bir çağrıyla ya da yapılacak birkaç görüşmeyle çözümlenecek bir sorun değildir... Bu sorunu çözmek için öncelikle çözüm paradigmasına ulaşmak gerekmektedir… Sanki ‘BDP veya DTK heyeti İmralı’ya giderse sorun çözülecekmiş’ gibi gösteriyorlar. Böyle bir durum yok. Sorun çok ağır ve ciddi bir sorundur. Bu sorunun tümünü bir kerede çözelim de demiyorum. Adım adım ilerlemek gerekiyor...”

Bu cümleleri bir yerde okudunuz mu? Hayır. Peki, bu yaklaşım tarzı hesaba katılmadan ve değerlendirmeden, “Süreç”in yol alabilmesi, Türkiye’deki PKK silahlı güçlerinin sınır dışına çıkartılması ve Kandil’de ve Irak Kürdistanı’nın çeşitli bölgelerinde bulunan PKK’nın silahlı güçlerinin silahlarını bırakması mümkün olabilir mi? Onun da mantıklı cevabı, hayır olacaktır.

Bu ihtimal, Abdullah Öcalan’ın bu yönde kesin talimat vermesine dayandırılıyor ki, Murat Karayılan’ın yaklaşımından, Öcalan’ın önümüzdeki en kısa sürede ve “tek taraflı çağrı” ile bunu yapmayacağına dair bir güven duyduğu izlenimi ediniliyor.

Bu durumda, “Süreç”in yol alabilmesi için, Abdullah Öcalan ile Kandil arasında “Kürt siyasi hareketi” nezdinde kabul edilebilecek bir “ara mekanizma” olarak BDP heyetinin İmralı’ya bir an önce gitmesinde yarar var. En başta, bu yeni “Süreç”i harekete geçiren kendisi olduğu için AK Parti hükümetinin (ve bizzat Başbakan’ın) bunda yararı var.

BDP heyetinin kompozisyonunun ne olacağına ilişkin tartışmalar ve ayrıntılar içinde boğulmak da hükümet açısından akıl kârı değil. Şu nedenle değil:

Erdoğan hükümetinin (ya da iktidarda kim olursa olsun), PKK konusunda bir “gediği” söz konusu. PKK’nın mevcut siyasi-askeri merkezi olan Kandil, kendi kontrolünde bulunmuyor. Ayrıca, özellikle Suriye’deki gelişmeler sonucunda, PKK, “Türkiye denklemi” dışına taşmış ve “bölge denklemi”nin içinde bir “bölgesel aktör” boyutu kazanarak dahil olmuştur. İran ve Suriye rejimi ile, Irak’ta Bağdat’taki Maliki rejimi ile aynı eksende bulunabileceği “manevra alanı” kazanmıştır.

Türkiye’nin Kürt sorununu –adına terör sorunu deseniz bile- çözebilmesi için PKK’yı “Türkiye denklemi” içine almak şarttır. Bu noktada, Abdullah Öcalan’ın hem zihninin o yönde çalışması ve hem de fiziki olarak Türkiye’de bulunması, Türkiye (ve hükümet) için paha biçilmez değerdedir.

Zaten, bu son “Süreç”in en doğru, anlamlı ve sonuç üretebilecek yönü, bu kez “merkez”e “çözüm için” Abdullah Öcalan’ı oturtmuş olmasıdır.

Türkiye’nin elinde çok değerli bir “koz” daha bulunuyor; BDP!

BDP, içinde Kandil ile etkileşim ne olursa olsun, “Türkiyeli” bir organizmadır. Türkiye seçmeni tarafından seçilerek, Türkiye’nin yasama organına gönderilmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde temsil edilmektedir.

BDP’nin “Süreç”e dahil edilmesi ve bir rol sahibi olması, Abdullah Öcalan ile birlikte, Kürt sorununun çözümü doğrultusunda “Türkiye denklemi”nin canlanmasını beraberinde getirecektir. BDP’yi Kandil ile eşitleyen bakış açısı yanlıştır. “Abdullah Öcalan + BDP” sinerjisinin Kandil’i de olumlu etkileme ihtimali kuvvetlidir.

Bu “Süreç”, İmralı’ya kim gidecek, o mu gitmeli bu mu gitsin ayrıntılarıyla boğulmaması ve bu yüzden aksamaması ve tıkanmaması gereken önemde bir süreç. “Süreç”e yol verenler, konuya “geniş açı”dan bakmayı öğrendikleri takdirde, hayat, kendileri için de Türkiye için de kolaylaşacak...