İran-Suriye'ye karşı ABD-İsrail-Türkiye mi?

Kerry, Suriye konusunda muhalefete daha güçlü bir destek sağlamak yolunda Obama yönetiminin yeni yaklaşımını temsil ediyor.

Önceki akşam, bir grup yabancı dost ile sohbet ederken, aralarından biri, “Kerry Türkiye’ye niçin geliyor?” diye soruverdi.

Hayli uzun zamandır iç konularımıza dalmış, dış politikayı da içeriden dışarıya uzanarak yorumlamaya alışmış olduğumuz için olsa gerek, böyle bir sorunun sorulabileceği aklıma hiç gelmemişti.

Oysa yakın geçmişe dek ABD dışişleri bakanlarının Türkiye ziyaretlerine özel bir önem verilir, öncesinde ve sonrasında ziyaretin amacı ve sonuçları üzerinde kafa yorulurdu.

Gerek Türkiye’nin bir ‘uluslararası aktör’ olarak yükselen profilinden gerekse ABD’nin ‘tek süper devlet’ olarak kalmakla birlikte, Obama dönemiyle birlikte –özellikle Ortadoğu’da- düşen uluslararası profilinden ötürü, ABD dışişleri bakanlarının ziyaretleri o kadar ilgi uyandırmaz oldu.

Oysa John Kerry için bir farklılık olmalı. Kerry, sadece Amerikan diplomasisinde bir yeni yüz değil; bundan çok kısa bir süre önce ilk dış ziyareti olarak gerçekleştirdiği Türkiye ziyaretinin hemen ertesinde, Obama’nın ilk dış ziyareti olan İsrail ziyaretinin son dakikalarında, Netanyahu’nun Tayyip Erdoğan’dan telefonlu ‘özür’ü geldi ve 2010 Mavi Marmara’dan beri ağır hasarlı olan Türkiye-İsrail ilişkilerinin ‘tamir dönemi’ başladı.

İsrail, ‘volte-face’ine, yani bir bakıma Türkiye’ye ilişkin yüz seksen derece dönüşüne ‘bölgede değişen şartlar’ı gösterdi. Türkiye’de ‘büyük diplomatik zafer’ olarak değerlendirilmek istenen gelişme, İsrail Başbakanı Netanyahu’nun kendi sözleriyle, ‘Suriye ile sınır olan iki ülke arasında normalleşme zorunluluğu’ ile ilgiliydi.

Suriye rejimine yakın, anti-ABD çevreler, Obama’nın taşeronluğunda yeni bir rotaya sokulmak istenen Türkiye-İsrail ilişkilerini –komplo teorisi kokulu olmakla birlikte- farklı bir dille ele alarak değerlendirdiler. Bunlardan biri, baba (Hafız) Esad’ın onaylı biyografisiyle ün yapmış olan, Şam’daki rejimle her vakit sıkı ilişkilere sahip Patrick Seale idi.

Daha önce de yazdım; kendisini çok yakından tanırım ve Suriye ile görüşlerine katılmasam ve elekten geçirsem de ne dediğine kulak kabarttığım, ne yazdığını önemsediğim biridir Patrick Seale. Birkaç gün önce Gulf News’da Suriye’deki durum hakkındaki yazısında şu satırları dikkatimi çekti:

“Kısa süre önce Amerika’nın sağladığı uzlaşmanın en acil sonucu, Şam’daki Başar el-Esad rejimini indirmek amacı etrafında birleşen ABD-İsrail-Türk koalisyonunun yaratılması oldu. Gerçekten de Obama’nın Ortadoğu ziyaretinin arifesinde, yeni atanmış Dışişleri Bakanı John Kerry, Esad’ın iktidara tutunmaktaki kararlılığı üzerine, ‘Amacım, ona hesaplarını değiştirttiğimizi görmektir” sözleriyle Amerikan hedeflerine dair bir ipucu vermişti.

Bununla birlikte, Esad’ın devrilmesi, yeni ABD-İsrail-Türk koalisyonunun ilk hedefi olmaktan ötede değildir. Bu koalisyonun daha geniş amacı, son 30 yıldan fazla bir süredir hem ABD’nin hem de İsrail’in bölgesel ihtiraslarına sınır koymayı becermiş olan İran-Suriye-Hizbullah ittifakını ezmektir. İttifak, her bir parçası büyük zorluklarla karşı karşıya bulunarak, şimdi gerçekten de tehdit altındadır. İran, ABD’nin acı veren ekonomik kuşatması ve İsrail’in askeri saldırı tehdidi altında; Suriye, çok büyük ölçüde tahripkâr nitelikte bir iç savaşın ayak sesleri duyuyor; Hizbullah ise iki müttefikinden mahrum kalacak şekilde, kendisini kendi toprağında, Lübnan’da bile savunmaya geçmiş durumda buluyor.”

Kerry’nin kısa süre içinde gerçekleştirdiği ikinci Türkiye ziyaretinin ‘ana gündem maddeleri’ olarak ‘İsrail ve Suriye’ denmişti. Kerry, Suriye konusunda muhalefete daha güçlü bir destek sağlamak yolunda Obama yönetiminin yeni yaklaşımını temsil ediyor. Böylece, Esad rejiminin zaman fazla uzamadan yıkılabileceği üzerinde duruluyor.

Yani, Kerry’nin dün apar topar İstanbul’a gelerek Ahmet Davutoğlu ile Suriye muhalefetine yardımın eşgüdümünü ve içeriğini konuşmuş oldukları kesin. Suriye’de rejimin ömrü uzadıkça, bunun Türkiye’de Erdoğan-Davutoğlu ikilisine –aksi ne kadar söylenecek olursa olsun- kurdeşen döktürdüğü de kesin.

Türkiye, Suriye konusunda, yapması gerekeni yapmadığı için ABD’den uzun bir süredir şekvacı olduğu biliniyor. Dolayısıyla, Davutoğlu ile Kerry’nin, Suriye konusunda artan bir işbirliği arayışında oldukları ve olacakları şüphe götürmez.

Kerry, İstanbul’dan İsrail’e geçtiği için, yeniden inşa edilmekte olan Türkiye-İsrail ilişkilerine yeni bir ivme vermeyi konuştukları da apaçık. Zaten bunu dün basın toplantısında Kerry de gizlemedi.

İlginç olan, Davutoğlu ile Kerry’nin görüştüğü saatlerde hem İsrail’den hem de Filistin Yönetimi’nden (Mahmut Abbas) “Türkiye’nin arabuluculuğunu istemiyoruz” açıklamasının gelmesiydi. Türkiye’ye gelmeden önce, Kerry’nin Davutoğlu’na bu konuda öneride bulunacağı spekülasyonları yapılmıştı.

İsrail ile Filistin Yönetimi, Kerry, İsrail’e yola çıkmadan önce, İstanbul’dayken “İstemiyoruz” demiş oldular. İsrailli bakan Yuval Steinitz, İsrail ile Filistinliler arasında ‘doğrudan görüşmelerin yerini hiçbir şeyin alamayacağını’ söyleyerek Türkiye’nin bir arabuluculuk rolünü reddederken Filistinli bakan Riyad Malki, İsrail üzerinde Kuartet’in (ABD, Rusya, BM, AB’den oluşan dörtlü) daha fazla etkisi olacağını, ‘Ortadoğu Dörtlüsü’nün arabuluculuğunu tercih edeceklerini bildirdi.

Bu ‘sinyal’, Türkiye’nin İsrail ile Filistin arasında oynayabileceği rolü sınırlarken, Türkiye-İsrail ilişkilerinin ABD’nin ‘orkestra şefliği’ ya da ‘uzaktan kumandası’nda, esas olarak, Suriye ve İran (ve Hizbullah gibi, bu ikisinin uzantıları) üzerinde etkili olmasının öngörüldüğünü ifade ediyor.

Bu arada, unutmadan, Kerry, İstanbul’da ‘Süreç’i desteklediklerini ilan etti.

Buradan, ‘Süreç’in PKK’nın ‘İran-Suriye ekseninin oluşturduğu denklemden çıkarılması’ amacına da –belki de esas olarak- yönelik olduğu ‘soru’sunu çıkarabilir miyiz?

‘Süreç’in kendisi, doğası itibariyle, sanıldığından karmaşık ama bu sorunun cevabı, görüldüğü üzere, çok kolay sayılmalı...