IŞİD: Türkiye'nin asıl ve gerçek güvenlik tehdidi...

Türkiye, IŞİD'i gerçekten "öncelikli güvenlik tehdidi" olarak algılasaydı, Musul'daki başkonsolosluğunun IŞİD tarafından ele geçirilip 49 vatandaşının rehin alınmasından ders çıkartsaydı, dahası "Türk Mezarı"nı bekleyen 38 askerine yönelik tehdidin Türkiye sınırlarının 33 kilometre güneyiyle sınırlı bulunmadığını kavrasaydı, "Kırmızı Kitap", IŞİD için hazırlanırdı

Türkiye’nin güney sınırlarının dibinde yani Suriye ve Irak topraklarında 2014 yılında meydana gelen gelişmeler, ABD’yi politika değişikliğine mecbur etti.

IŞİD diye bir “fenomen”in ortaya çıkışı, tüm dünya çapında “siyasi İslam aktivizmi”ni beslemesi ve dünyanın her yerinden genç Müslümanlar için bir “manyetik çekim alanı” oluşturarak, İngiltere’nin yüzölçümünden daha büyük bir alanda “devlet olma” çabasına girişmesi, bütün bölgede, hatta dünya çapında “tehdit öncelikleri”ni değiştirdi.

Türkiye’nin AKP iktidarı sanki bu olan-bitenler sınırlarının dibinde yaşanmıyormuş, IŞİD denen olgu sanki “lojistik desteği”ni Türkiye’den sağlamıyormuş gibi davranıyor.

Bu sadece “arı kovanına çomak sokmayalım” türünden içinde korku barındıran bir “ihtiyatlılık” ya da “ince hesap”la ilgili değil. Dünkü yazımızda, ABD Ulusal İstihbarat Direktörü James Clapper’ın Senato önünde söylediği, “Türkiye’nin IŞİD’e karşı daha aktif bir rol üstleneceğine dair iyimser olmadığı”na, çünkü “Türkiye’nin daha farklı öncelikleri ve çıkarları bulunduğu”na dair sözlerini aktarmıştık.

Zaten, Türkiye, IŞİD’i gerçekten “öncelikli güvenlik tehdidi” olarak algılasaydı, Musul’daki başkonsolosluğunun IŞİD tarafından ele geçirilip 49 vatandaşının rehin alınmasından ders çıkartsaydı, dahası “Türk Mezarı”nı bekleyen 38 askerine yönelik tehdidin Türkiye sınırlarının 33 kilometre güneyiyle sınırlı bulunmadığını kavrasaydı, “Kırmızı Kitap”, IŞİD için hazırlanırdı.

Yaklaşık bir yıldır, iktidar, Türkiye’ye değil kendisine verdiği “öncelik”le “paralel yapı” adını verdiği bürokrasideki eski müttefikine öyle yoğunlaşmış durumda ki Türkiye’nin karşısındaki “gerçek güvenlik tehdidi”ni boşladığı gibi, bu konuda Batılı müttefikleriyle ve bölge ülkelerinin büyük bölümüyle de birlikte davranabilecek görüntü çizmiyor.

 Tersine, tüm dünyanın –ve giderek kendisinin- başına bela olabilecek olguyu doğru değerlendirmemeyi, hatta “anlayışla” karşılamaya işi vardıracak bir gaflet sergiliyor.

 Bunun bir bölümü çarpık bir “ideolojik yaklaşım” ve “yanlış siyaset anlayışı” ile ilgili. Musul düştüğü vakit, dönemin Dışişleri Bakanı –şimdiki Başbakan- Ahmet Davutoğlu, IŞİD’in bir “sebep değil sonuç” olduğunu ileri sürmüştü. Irak’taki IŞİD, ABD işgalinin, Suriye’deki ise Başşar Esad rejiminin halkına zalimliğinin bir sonucu olarak gösterilmişti.

Yani “sebep” yani Şam’daki Esad rejimi ortadan kaldırılırsa, IŞİD de, sanki onunla birlikte ortadan kalkacaktı.

 Bu yaklaşım hiçbir biçimde doğru değildir. Gerçekle hiçbir ilgisi yok. IŞİD’in kökleri 1999’da Abu Musab el-Zarkavi’nin kurduğu Cemaat el-Tevhid ve el-Cihad adlı kuruluşa dayanıyor. ABD’nin Irak’a girişinden tam dört yıl önce.

Zarkavi, Ürdün kökenli olup, Afganistan’a gidip gelmişti ve Usame bin Ladin’e bağlılık yemini ederek, 2004’te örgütünün adını Tanzim Kaidet el-Cihad fi Bilad el-Rafideyn olarak değiştirdi. Yani, Mezopotamya el-Kaide’si olarak. 2006 Ocak ayında bu örgüt bir grup Irak’lı küçük direnişçi Sünni gruplarla birleşerek Mücahidin Şura Meclisi adını aldı. Aynı yılın temmuz ayında bir operasyonda Zarkavi öldürüldü.

Yine 2006 yılının ekim ayında ise Mücahidin Şura Meclisi, bir grup direnişçi Sünni örgütüyle daha birleşerek Devlet el-Irak el-İslamiyye olarak adını değiştirdi. Yani IİD. Şam’ın Ş’si eksikti. IŞİD adı örgüt, operasyonlarını Suriye’ye yaydığı vakit Nisan 2013’te benimsendi.

Zarkavi’den sonra örgütün lideri Abu Ömer el-Bagdadi ile “eşbaşkan” gibi Abu Eyüp el-Mısri idi. Şimdiki lider Abu Bekir el-Bagdadi, 2010’da örgütün başına geçti. 2011 yılında Suriye’de olaylar başlayınca, örgütün Suriyeli mensuplarını “Suriye’de örgütlenmek” ve “gerilla savaşı” yürütmek üzere gönderdi ve Abu Muhammed el-Golani’yi başlarına getirdi.

Örgütün kolu, Türkiye’den de güçlü “lojistik destek” almış olduğu iddia edilen an-Nusra olarak anıldı. An-Nusra, el-Kaide lideri Eymen el-Zevahiri’ye bağlılık ilân ederken, IŞİD, kendisini el-Kaide’den bağımsızlaştırdı, daha güçlü hissetti ve Irak ve Suriye topraklarında 2014 yılında devlet kurma işine kalkıştı.

Irak’taki gelişmelerin ve Başşar Esad’ın zulmünün IŞİD’in Sünni zemin üzerinde hızla büyümesine çok yardımcı olduğu doğrudur ama IŞİD ne Irak ve ne de Suriye’deki gelişmelerin ürünü, ne onların doğrudan sonucudur.

Peki, IŞİD’in Somali’deki kardeşi el-Şebab’ın Irak ve Suriye ile ne ilgisi vardır? Nijerya’nın kuzeyindeki Boko Haram’ın, Kuzey Mali’deki Tevhid ve Cihad Hareketi ile Mali el-Kaide’sinin, Libya’da ve Cezayir’deki IŞİD türevlerinin, Irak ve Suriye’deki ne ilgisi var?

Bütün bunlar ve hepsinin “en başarılı deneyimi ve örneği” olarak gözüken IŞİD, içinde bulunduğumuz tarihi dönemde bir “selefi-siyasi İslamcı dalga” olarak ortaya çıkmıştır. IŞİD, “Avrupa’nın 17. Yüzyılı’ndaki ‘30 Yıl Savaşları’nın Ortadoğu ve İslâm dünyasında 21. Yüzyıl’da bir tekrarı” görüntüsünü veren mezhep çatışması zemini üzerinde yükselmiştir.

Yani, IŞİD, içinde bulunduğumuz tarih döneminin “Sünni ekstremizmi’ olarak sahnededir. Ne kadar kalıcı olduğunu henüz bilmiyoruz ama ciddi bir meseledir.

Asıl ideolojik yakınlığını Müslüman Kardeşler’de bulmakla birlikte, Türkiye’deki “iktidar bloku”, IŞİD’e yönelik olarak “genlerinden ötürü” husumet besleyememektedir ve Türkiye’yi ciddi bir güvenlik riski içine itmektedir. Bu da, biz Türkiye’nin insanları için çok ciddi bir meseledir.

Huffington Post’un, dünkü yazımızda sözünü ettiğimiz, Sophia Jones imzalıTürkiye-Suriye sınırından yazılan “Türkiye’den Suriye’ye IŞİD’e geçmek için gereken sadece 25 dolar” başlıklı, 27 Şubat tarihli haberinde, Londra’nın önemli düşünce kuruluşu Royal United Services Institute’da çalışan Türkiye uzmanı Aaron Stein’dan şu ibret verici alıntı da yer alıyordu:

“(Aaron Stein) Türkiye’nin, Eylül 2011 ile Mart 2014 arasında Suriye diktatörü Başşar el-Esad’a karşı savaşı güçlendirmek için isyancıların (topraklarından) geçişini kolaylaştırdığını, ama geçen ilkbaharda işler değiştiğini ve ABD’nin işin içine daha derinlemesine girerek ve sınırının delik deşik haline Türkiye’nin dikkatini çektiğini, İslam Devleti’nin (IŞİD) başedilemez bir sorun haline geldiğini söylüyor. Stein, ‘Sanırım Türkiye kaçakçılığın farkında ama bu karmakarışık durumu ortadan kaldırmak mümkün olmayabilir’ dedi. Askere gelince, sınırdaki yolsuzluğun gerçek boyutlarının ortaya çıkması görülmemiş ölçüde yüz kızartıcı olabilir...”

Yazının devamında rüşvet karşılığında IŞİD için “sınır geçişi” sağlayarak “askeri personel”den ve gözünü kâr hırsı bürümüş “aracılar”ın Suriye halkının katledilmesindeki payından söz ediliyor.

Huffington Post muhabiri, rüşvet karşılığında Kilis’teki sınır kapısından Suriye’ye pasaportsuz geçen Enes isimli 20 yaşındaki “örnek”le konuşmuş. Enes, önce ÖSO’daymış, sonra IŞİD’e geçmiş, şimdilerde “freelance” olmuş, son olarak an-Nusra’da!

Türkiye ile ilgili bu “Suriye sınır fotoğrafı”nı dünyanın her yerinde milyonlarca kişi okuyor, öğreniyor. Türkiye’nin AKP’li yöneticileri, bir yandan, sınırların dibinde bir “Kürt oluşumu"na izin verilmeyeceğini açıklarlarken, Türkiye-Suriye hattını “IŞİD otoyolu”na çevirmiş vaziyetteler.

Bir ülke için daha büyük bir “güvenlik tehdidi” ne olabilir?