IŞİD'in Kobani saldırısı ve Türkiye'nin "Kürt darboğazı"...

AKP iktidarının Suriye'deki "açmazı"nın özü budur; hep bu olmuştur ve Türkiye'nin dış politikasının Suriye krizinde niçin "batmış olduğu"nun da en önemli ipuçlarından birini ifade eder: Kürtlerin, ileride Türkiye'ye de emsal teşkil edecek şekilde özerklik uygulamasının önlenmesi...

Son günlerde Kürt siyasi hareketinin yayın organlarında Kobani konusunda “alarm zilleri” çalıyordu. Kobani, Arapça adıyla Ayn el-Arap, Türkiye topraklarındaki Suruç’un tam karşısına denk geliyor. Mürşitpınar sınır kapısından geçilerek ulaşılıyor.

Kobani, Suriye topraklarında, daha doğrusu “Batı Kürdistan” anlamındaki “Rojava”da PYD’nin inisyatifiyle kurulmuş üç kantondan ortada olanı. PYD Eşbaşkanı Salih Müslim’in de memleketi.

Kobani’nin Rojava’daki diğer iki “Kürt kantonu”ndan farklı bir özelliği var. Abdullah Öcalan’ın “demokratik özerklik” tezinin somut uygulama alanı bulduğu Rojava’daki gelişmelere Kürt siyasi hareketi “Rojava Devrimi” adını vermişti ve “Rojava Devrimi”, 2012 yılının Temmuz ayında önce Kobani’de ortaya çıkmıştı

Kobani, şu sırada IŞİD’in hedefinde, Akçakale’nin karşısındaki Tel Abyad’da harekete geçen IŞİD güçleri, batı yönünde ilerlediler ve amaç Kobani’yi düşürmek. Tel Abyad ile Kobani arasındaki 70 kilometrenin 35 kilometrelik bölümü ve 21 Kürt köyü, IŞİD’in eline geçmiş, Kobani, IŞİD kuşatmasıyla yüzyüze idi. 

Kobani neresi?


Kobani düşerse, “Rojava Devrimi”nin kalesi düşmüş olacak. Tel Abyad’dan Karkamış’a kadar olan Türkiye-Suriye sınır boyu IŞİD kontrolü altına girmiş olacak.

Bunun ardından, en batıdaki Kürt kantonunu, Afrin’i düşürmek daha kolay olacak. IŞİD, Halep üzerinde de baskısını arttırabilecek. Zaten 5 Eylül tarihli Agos’ta Halepli olan Vahakn Keşişyan, IŞİD’in Halep’in merkezine yaklaştığını, Ermeni mahallesine gelip dayandığını manşet haberde kaleme almış ve Agos, çatışma hatlarını gösteren Halep haritası ile Vahakn Keşişyan haberini güçlendirmişti.
IŞİD’e ilişkin olarak gözler Musul ve hatta Erbil’e doğru çevrilmişken, Kobani üzerinde girişilen harekâtın askeri ve çok önemli siyasi anlamı mevcut.

Tam da bu yüzden Kürt siyasi hareketi günlerdir “Kobani’ye dikkat” diye “alarm zilleri”ni çalıyor ve uluslararası destek talep ediyordu.

Ve, yine tam da bu yüzden Selahattin Demirtaş’ın dün DHA’ya verdiği demeçteki, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, zamanında PYD’nin Rojava bölgesinde özerklik ilânı hazırlığı yaparken “Biz oldu-bittiye izin vermeyiz” şeklindeki açıklamasını hatırlatarak, söylediği şu sözleri son derece isabetlidir:

"Başbakan o zaman 'Biz oldu bittiye izin vermeyiz, ne gerekiyorsa yaparız' demişti. Şimdi aynı Başbakan veya Cumhurbaşkanı'ndan bu çıkışı bekliyoruz. 'IŞİD ile ilgili oldu bittiye izin vermeyiz, IŞİD orada Hilafet devleti ilan edecek, biz eli kolu bağlı duramayız' diyebilecekler mi? Kürtlerden duydukları rahatsızlık kadar IŞİD'ten zerre kadar rahatsızlık duyacaklar mı merak ediyoruz"dedi.”
Türkiye’nin daha doğrusu AKP iktidarının Suriye’deki “açmazı”nın özü budur; hep bu olmuştur ve Türkiye’nin dış politikasının Suriye krizinde niçin “batmış olduğu”nun da en önemli ipuçlarından birini ifade eder: Kürtlerin, ileride Türkiye’ye de emsal teşkil edecek şekilde özerklik uygulamasının önlenmesi.

Daha doğrusu, Türkiye’nin Kürt siyasi hareketi ile “entegre” durumdaki Kürtlerin, Rojava’da “özerklik” uygulamasıdır önlenmesi düşünülen. Şayet Suriye Kürtleri üzerinde Barzani çok ağır basıyor olsaydı, aynı “kaygı” duyulabilir miydi? Bunun cevabı kolay verilemez.

Ancak, PYD ağırlıklı bir Rojava özerklik deneyine, Ankara’dan pek iyi gözle bakılmadığı ortada. Çeşitli “İslamcı-Selefi” güçlere, Ankara’dan yakılan “yeşil ışık” sadece Başşar Esad’a karşı savaşmalarının istenmesinden ötürü ortaya çıkan bir “zaruret” değildi. Bunlar,Türkiye sınırlarının dibinde PYD’nin etkili olduğu Kürtlere karşı da savaşıyorlardı.

Ankara için, ister an-Nusra olsun, ister Ahrar el-Şam veya aklınıza gelen-gelmeyen irili ufaklı İslami-Selefi unsurlar; AKP iktidarı, bunlara Kürt özerkliğini engellemeleri umuduyla göz yumdu.

Tabii ki, bunların içinde IŞİD de vardı. Kürt siyasi hareketine sorarsanız, halâ da var. Baksanıza Selahattin Demirtaş, DHA muhabirine “artık mızrağın çuvala sığmadığını” bildirdikten sonra neler söylüyor:

“Türkiye'nin IŞİD'e karşı sert bir söylemden kaçındığı bir gerçek. IŞİD'i eleştirmekten bile çekiniyorlar, bunu sadece rehinelere bağlamak bir kandırmacadır. Artık herkes şunu düşünüyor. Acaba bu rehineleri Türkiye bilerek mi IŞİD'in eline verdi, IŞİD'in eline bilerek bir koz verip IŞİD'e karşı operasyon yapamaz hale gelmek için mi bunu yaptı. Bu konuda ciddi iddialar var, tartışmalar var. Çünkü Türkiye'nin IŞİD'e karşı koalisyona katılmaması, IŞİD'e karşı mücadele yürüten Kürtlere destek vermemesi, çok büyük bir şüphe uyandırmış durumda. Hükümet istediği kadar IŞİD'e destek iddialarını reddetsin bu haliyle bile dolaylı destek veriyor. Bırakın trenlerle, arabalarla, tırlarla silah göndermesini, sesiz kalarak zaten desteğini vermiş oluyor".
Selahattin Demirtaş’ın dün ayrıca, Sterk TV’ye de telefonla konuştuğunu belirtelim. Bu görüşmesine ilişkin olarak Kürt siyasi hareketinin yayın organlarında yer alan şu bölümü dikkatinize sunalım:

“Türkiye’nin de sınırında IŞİD’e lojistik, militan ve silah desteği sağlaması konusunda olağanüstü kolaylıklar sağladığını hatırlatan Demirtaş, IŞİD’in ağır ve büyük silahlarla çok sayıda çete gruplarıyla uzun zamandır Kobanê’yi düşürmeye çalıştığını ifade etti.”

Başbakan Ahmet Davutoğlu, dün, IŞİD’in Kobani’ye yönelik saldırısından kaçan Kürt sığınmacılara Türkiye sınırlarını açtı. Çok iyi yaptı. Doğru yaptı. Nitekim, CHP de bu kararı destekledi. Ancak, bu karar dahi, Kürt siyasi hareketinin “farklı okuması”nın önüne geçmemiş ki, Demirtaş’ın değerlendirmesi şöyle oldu:

"Sadece 'oradan göç etmeye hazırlanan insanları karşılamaya hazırlanıyoruz' demek, 'IŞİD vursun onları onlarda bu tarafa göç etsin' demektir, zemin sunmaktır. Başbakan Davutoğlu'nun yaptığı bu açıklama IŞİD'e ancak cesaret verir. IŞİD'i korkutmaz. 'Valilere talimat verdik, sınırdan gelecek insanları içeri alacağız' demek, peşinen IŞİD'in üstünlüğünü ve katliam politikanı kabul etmek demektir. Oradaki sivil insanlara da, 'Kaçın kaçın, sınırları size açtık, oraları IŞİD'e terk edin' demektir.”
Davutoğlu’nun kararı öyle mi anlaşılmalı; ayrı bir konu. Ne var ki, Kürt siyasi hareketi ile hükümet arasında Rojava ve IŞİD zemininde çok ciddi bir rahatsızlığın mevcut olduğu bu sözlerin de teyid ettiği bir gerçek.

Zaten, Ankara’da “Suriye’de tampon bölge kurulması”nı araştırmak üzere TSK’nın en yüksek düzeyde katıldığı “hassas” güvenlik toplantıları yapıldığı sırada, Murat Karayılan, birkaç gün önce, bunu, “Türkiye’nin Rojava’yı işgali ve Kürtlerin Rojava’daki yönetimine son vermek” amacıyla açıklamış ve böyle bir adımın “çözüm sürecini bitireceğini” bildirmişti.

AKP hükümeti “IŞİD ile imtihanı”nda, Batı dünyasının ve “Türk kamuoyu”nun yanısıra bir de “Kürt darboğazları”na gireceğe benziyor.