İstanbul'da boşluk

Adeta, İstanbul'da yaşamakta olan İnal Batu ile Selçuk Yula, bu yeryüzünü boşaltınca, İstanbul, birdenbire boşalıvermişti.

Bayramın ilk günü hemen her gazetede İstanbul’dan bayram tatili nedeniyle ayrılmış olanların TEM karayolunda meydana getirdiği uzun kuyrukların fotoğrafları vardı. İstanbul’a arabayla üç saat uzaklıklar, 15 saate çıkmıştı.

İstanbul’un nasıl boşaldığını arefe günü akşamüstü Selçuk’u toprağa koyup, rahmetli annemi ziyaret ettikten yani Karacaahmet Mezarlığı’ndan dönerken, Anadolu yakasından Avrupa yakasına geçerken fark etmiştim. Ramazanın son iftarına dakikalar kalmıştı ve İstanbul’da her yöne rahatlıkla hareket edilebiliyordu.

Bayram sabahına boş bir İstanbul’da uyandık. İnsanlar, bayram günleri İstanbul’u boşaltırlar ama ben İstanbul’daki bayram günlerini pek severim. Belki de İstanbul, günlük hayatın keşmekeşi şeklindeki pelerininden sıyrılıp, ilahi güzelliğini o boş haliyle ve olanca sereserpeliği ve dinginliğiyle bayram günleri sunabildiği için.

İstanbul, dün öyleydi işte. Pek güzeldi. Sakin, yumuşak.

Bir yandan da İstanbul gibi görkemli ve üstelik zaptedilemez azgın bir enerji şehrinin böylesine sakinliği ve yumuşaklığı da insanı, ister istemez, bir hüzne sürüklüyor sanki.

Bendeki hüzün, üst üste benim için çok özel ve çok sevgili iki insanı defnetmiş olmaktan da kaynaklanıyor olabilir. Adeta, İstanbul’da yaşamakta olan İnal Batu ile Selçuk Yula, bu yeryüzünü boşaltınca, İstanbul, birdenbire boşalıvermişti. Bayramla boşalan İstanbul, daha bir boş olmuştu.
Bayramın ilk günü, duygularım, düşüncelerim her ikisine doğru sürekli gitti, geldi. Arefeden bir önceki gün, İnal Batu’nun cenaze namazında, Teşvikiye Camii’nde, ailenin yanı başında, İnal Batu’nun hayatta en sevdiği dostlarının en başında gelen, SBF’den sınıf arkadaşı Hikmet Çetin duruyordu. İnal Abi gibi ‘benim abilerim’den biri. Sarıldık; kulağıma “Ne sırasız bir kayıp. Onun gibi bir ‘bilge insan’a en çok ihtiyaç duyulduğu böyle bir zamanda...” dedi.

İnsanların birbirlerine rastlanmadık ölçüde hoyratlaştığı ve bunun adeta teşvik gördüğü böyle bir dönemde ‘bilge adam’ ihtiyacı ve bunun İnal Abi’nin şahsında hatırlanması, Hikmet Abi’nin bir fantezisiymiş gibi çınladı kulağımda. Ama dün, bir kadim dosttan İnal Abi ve Selçuk için aldığım bir ‘başsağlığı mesajı’nı okuyunca, aklıma Hikmet Çetin’in sözleri geldi.

‘Başsağlığı mesajı’nı yazan İnal Batu’nun altında çalışmış, Türkiye’nin sahip olabileceği en parlak diplomatlardan biriydi. Biri idi, çünkü artık Dışişleri ailesinin bir ferdi değil. Onun, İnal Batu ile ilgisi bana yazdıklarından bir bölümü –bir de tarihe gerçekten doğru bir kayıt düşürmek mülahazasıyla da- aktarıyorum:

“... Eskilerin ‘tam çelebi’ dediği adam tipiydi. Kendisiyle müesseseyle yaptığı işle dalga geçebilen, ama işini de zevkle ve ustalıkla yapabilen bir adamdı...

Türk diplomasisinin genelde daima Avrupai bir yumuşaklığı (liberalliği?) vardır, onca devletçiliğe ve milliyetçiliğe rağmen. Sekülerliğin ve medeniliğin bir dışavurumuydu bu, bazen kendisini dipten hissettirse de. İnal Abi, kişisel hayatında tam bir Akdenizli, hatta Şarklı ama diplomatlığında ve kamusallığında Avrupai bir adamdı. Yumuşak, kalender, çözümcü, yol bulucu, gerektiğinde de çok çetin işler karşısında bile dalga dubaracılığa varan bir street smart’lığı vardı. Konuştuğu ve yazdığı İngilizceyi değme adam yapamazdı, o sallapatiliğine rağmen. Yalın ama çok etkili bir dil konuşurdu. Sakardı, bakımsızdı, umursamazdı ama uyanık ve talihliydi, talihi de iyi adam olmasından ve herkesle tatlı geçinebilmesindendi. Dost ve vefalı adamdı. Seni de çok gerçek severdi, dünyaya eyvallahı olmayan adamlara yakın hissederdi kendisini. Allah rahmet eylesin. Kaybıyla yine bir insan tipolojisi ortadan kalkıyor. Bu giderek yavanlaşan, Arap değil, Suudi hiçliğinin en boktan şekline bürünen formasyonsuz, kültürsüz, görgüsüz, bilgisiz, hadsiz, hudutsuz, sıradan, vasatın altında, renksiz, becerisiz, sanatsız, zanaatsiz, şenliksiz, şarkısız, hicivsiz, mizahsız, kabasaba adamların, her kesiminden, her köşeden ülkenin kaderini bozuk para gibi harcadıkları bir Türkiye’de, İnal Abiler, kaçıp gitmiş bir trenin son vagonundaki uzaklaşan ve soluklaşan ışıklar gibiler, sönmezler, kayıp giderler...”

Aşağıdaki şu bölüm ise ‘tarih kayıtlarına not’ ile ilgili:
“İnal Abi, Gündüz Aktan’la birlikte, Kardak savaşına mani olmuş adamdır. Bilmiyorum hiç anlattım mı; Çiller, başkanlığında meşhur karar toplantısı yapılıyor. Çiller, Baykal (dışişleri bakanı), Onur, İnal Abi, Kıbrıs-Yunanistan’dan sorumlu müsteşar yardımcısı, rahmetli Gündüz Aktan, karşıda tüm askeri kadro, özel karar toplantısı yapıyorlar. Çiller, Onur’dan aldığı gazla kendinden ve meselesinden emin, askerlere ‘Ölmeye hazır mısınız?’ gibi saçma sapan bir retorikle yükleniyor, askerler de yiğitliğe halel getirmemek korkusundan, rezil olmamak için ‘hazırız’ diyorlar. Baykal, askerlerin de kararlı durmasından dolayı, aslında hiç razı olmamakla birlikte, Çiller’e şovu bırakmamak için, karara katılıyor. Karar da topyekûn savaş... Nihai karar alındıktan sonra, önce İnal Abi, elini kaldırıyor ve ‘Madem siyasi irade kararını vermiştir, ben de teknisyen olarak bir iki şey söylemek istiyorum’ diyor ve Kardak konusundaki hukuki tezimizin sanıldığı kadar kuvvetli olmadığını, en azından gri bir alanın söz konusu olduğunu, bu itibarla dünya önünde bu kararın uygulanmasının Türkiye’yi zor durumda bırakabileceğini anlatıyor. Gündüz Bey de detaylı olarak İnal Abi’yi destekleyen yorumlarda bulunuyor. Bunun üzerine Baykal cesaretleniyor ve kendisinin de hem şahsi ve hem de parti olarak çekinceleri olduğunu belirtiyor. Asıl önemlisi, bu andan itibaren, askerler de söz alıp, söylenenlere katıldıklarını ve gerek diplomatik olarak gerek de askeri olarak zor bir durumla karşı karşıya olduklarını itiraf ediyorlar. Toplantıya ara veriliyor. Olan oluyor ve top taca atılıyor. İnal Abi bunu bana ve.. New York’ta enfes bir Lübnan lokantasında öğle yemeğinde demlene demlene anlatmıştı. Ağzı kulaklarındaydı. Türkiye’ye bir hayrı dokundu diye...”
Ve aynı dostumun Selçuk (Yula) için satırları:

“Selçuk’u son zamanlarda tanıdım şahsen. Tesadüfen bir arkadaş ortamında, sonra da bir-iki yine sosyal vesileyle. Hemen kaynaştık. Yarım kalmış bir hayatın, kaçırılmış fırsatların belli belirsiz burukluğunu sezinlemiştim, paraya tamah etmemenin bugün İstanbul’da kendisi aleyhine nasıl bir fatura çıkardığını görüyor ama yine de olduğundan farklı olmaya çalışmıyordu. Futbolun emekçisi, zenaatkârı, fırlamasıydı. Kafka okumuş, üzerine yorum yapabilen, kendine göndermeler çıkarabilen bir futbolcu, Bunuel filmi sürrealizmi gibidir. Biraz Beyoğlu arka sokaklarının bıçkınlığıyla ve hep genç kalmış bir ruhun haşarılığıyla hâlâ eskide kalmış bir hayatı yaşamaya ve İstanbul’a tahammül etmeye çalışıyordu, şarkı söylese Serge Gainsbourg olurdu, bitik ama şaheser...”

Selçuk tam buydu. Bundan daha güzel ifade edilebileceğini düşünemezdim.
Erkan Goloğlu’nun dünkü Radikal’de ‘Güle güle kardeşim Selçuk Yula’ diye anlattığı Selçuk; “Anıttepe’nin şen çocuklarındandı. Şekerspor’a imzayı attığında hepimiz Milli takım forması giymiş gibi olmuştuk. O, sonra o formayı da defalarca giydi. Ne kadar yükseğe çıkarsa çıksın, hep mahallenin Selçuk’u oldu. Şimdi Anıttepe’de ve gönlümüzde bayraklar yarıya indi, gençliğimiz onun gidişiyle paramparça. Galiba öyle de kalacak.”
Bu satırlar, beni çocukluğumun Ankarası’na götürdü. O sırada daha doğmamış olan Selçuk’u gördüm. Bu bayram günü onu bir daha göremeyecek olduğum aklıma gelince, çocukluğum onun gidişiyle paramparça oldu sanki.
İstanbul, bu bayram, gerçekten bomboş...