Kahire'de kan: Peki sonrası?

Mısır'da yaşananları Türkiye'nin kendi iç politika gündeminin düzeysiz polemikleri üzerinden okumaya çalışmayı bırakalım.

Mısır’ın askeri darbe yönetimi, dün sabaha karşı, bir ayı aşkın süredir Kahire’nin iki meydanında direnmeye devam eden Müslüman Kardeşler’e karşı harekete geçti.

Kahire’nin güneybatısında, Piramitlere yakın Giza’daki an-Nahda Meydanı’nı göstericilerden temizlediler, an-Nahda’ya çaprazlamasına tam ters yönde, Nil’in diğer yakasında, muazzam metropolisin kuzeydoğusunda bulunan Rabia el-Adeviyye Meydanı’ndaki ana MB kitlesine karşı temizlik hareketi, bu satırlar yazıldığı sırada devam ediyordu.

Bu çaptaki bir harekâtın çok sayıda ölü ve yaralıya yol açması kaçınılmaz olduğuna göre, askeri darbe yönetiminin giriştiği iki Kahire meydanını Müslüman Kardeşler’den temizleme harekâtının ‘katliam’ boyutları kazanmış olması muhtemeldir. Ölü sayısı hakkında birbiriyle ilgisiz rakamlar veriliyor (Bu satırlar yazıldığı sırada Müslüman Kardeşler 200, 300 ve hatta 600 ölüden söz ediyordu). Bununla birlikte, bunun aritmetik ölçüsü yoktur. Kan dökülmüştür ve bunun adına ‘katliam’ denir ve denecektir.

Türkiye’deki iktidar yanlılarının Kahire’de dün cereyan etmiş olan ‘katliam’ı Türkiye gündemi üzerinden okudukları ve kanlı gelişmeden kendileri için bir ‘mazlumiyet’ ve ‘mağduriyet’ üretmeye kalkıştıkları görülüyor.

Unuttukları ya da gözden kaçırmaya çalıştıkları bir şey var; yöntem ve ortaya çıkan görüntüler itibariyle, Mısır’ın askeri darbecilerinin Kahire’nin Nahda ve Rabia el-Adeviyye meydanlarında giriştiği temizleme operasyonunun ile 11 ve 15 Haziran günleri İstanbul’un Taksim Meydanı ve Gezi Parkı’nda girişilmiş olanla temelde pek bir farkı yoktur. Her iki örnekte, ana saldırı araçları, sınırsız oranda kullanılan gaz ve buldozerler idi.
Fark, meydanları dolduranların sayısı ve karşı koyma yöntemiyle ilgilidir. Gezi eylemlerinin toplamında can kayıpları yaşanmış olmakla birlikte, 11 ve 15 Haziran günleri İstanbul’da can kaybı yaşanmamış, Türkiye’de bir ‘katliam’dan söz edilecek bir durum olmamıştır.

Türkiye, tüm zaafları ve eksikliklerine –otoriterleşme eğilimleri sergilemiş olan bir Başbakan’a sahip olmasına- karşılık, bir ‘demokrasi’dir; Mısır’da ise ‘askeri darbe yönetimi’ vardır. Türkiye ile Mısır arasındaki bu ‘temel fark’, Taksim-Gezi ile dünkü Rabia el-Adeviyye farkına da işaret ediyor.
Ama, dün Kahire’de olandan, iktidar ve yanlıları için Taksim-Gezi’ye ilişkin ekmek çıkmaz. Kahire’de dün olanlar, Taksim-Gezi için Türkiye’deki iktidara meşruiyet vermiyor.

Mısır’da yaşananları Türkiye’nin kendi iç politika gündeminin günlük ve düzeysiz polemikleri üzerinden okumaya çalışmayı bırakalım. Gelişmelerin sonuçları, Türkiye’yi de, ister istemez, yakından etkileyecek.

Askeri darbe yönetiminin Kahire’ye hükmedeceği anlaşılıyor. Bununla birlikte, Müslüman Kardeşler’in direniş çağrısı üzerine İskenderiye, Süveyş ve Assuan’da gösterilerin yayılma ihtimali söz konusu. Bu gerçekleşirse, direniş Mısır çapına yayılırsa, önümüzdeki dönem ‘Mısır usulü iç savaş’ olacağa benziyor.

Müslüman Kardeşler’in, Mısır’ın içine sürükleneceği kaos ortamı ya da ‘iç savaş’ sonucunda iktidara gelme şansı neredeyse sıfır. Müslüman Kardeşler, yönetiminin çok önemli bölümünü kaptırdı. Çoğu, 3 Temmuz’da, bir bölümü dün tutuklandı. Kitlesel desteğinin geçen yıl Muhammed Mursi’nin seçildiği dönemin hayli altına gittiğini, 30 Haziran’da Tahrir Meydanı’nda zirveye ulaşan ‘Müslüman Kardeşler karşıtı’ gösteri ortaya koymuştu.

Müslüman Kardeşler, köklü, tecrübeli ve güçlü bir örgüt olduğu için, bir ‘kendini toparlama’ ve yeni bir ‘yol haritası’ dönemi geçireceğe benziyor. Bu dönem zarfında, 3 Temmuz’dan düne kadar meydana gelen gelişmeler, Mısır’da askeri rejimin daha sertleşerek yerleşeceği izlenimini veriyor. Yani, Müslüman Kardeşler’in bir kez daha ‘yeraltına çekilme’ ya da ‘yarı-legal’ konuma kayma ihtimali söz konusu.

Müslüman Kardeşler’in ilk iktidar denemesinin başarılamaması, askeri darbeyle kesilmesi, ‘daha militan ve ekstremist’ İslami akımların canlanması ve güçlenmesi ihtimalini de barındırıyor. El-Kaide’nin lideri Eymen el-Cevahiri’nin Mısırlı olduğunu, gerek onun gerekse Enver Sedat’a suikast düzenlemiş olan Tekfir ve Hicre gibi örgütlerin ‘doğum yeri’nin Müslüman Kardeşler Hareketi olduğunu unutmayalım. Bütün bu tür isimler ve örgütler, Nasır’ın astırdığı 1966’da Müslüman Kardeşler’in efsane isimlerinden Seyyid Kutb’dan feyz aldılar.

Dolayısıyla, Kahire’de dünkü gelişmeden sonra, Müslüman Kardeşler bünyesinde ne şekilde değişiklikler olacağı, Müslüman Kardeşler’in ne yönde hareket edeceği, bölgenin bundan sonraki yaşamında çok önemli bir biçimde rol oynayacak.

Müslüman Kardeşler’in içine sürükleneceği kaçınılmaz gelişmelerin, en azından kısa ve orta vadede, Filistin siyasi arenasında Hamas’ın ağırlığını azaltacağına, bölgeyi yakından izleyen hiç kimse itiraz etmiyor.

Ancak, Müslüman Kardeşler’in ‘Mısır’da denklem dışına itilmesi’nin en belirgin yansımasının Suriye muhalefetinde kendisini göstermesi çok muhtemel. Suriye Müslüman Kardeşleri, Mısır’daki gelişmeler üzerine daha da zayıflayacağa ve İslami muhalefet zemininde ipleri el-Kaide türevleri olan an-Nusra ve Irak ve Şam İslam Devleti gibi örgütlere daha da fazla kaptıracağa benziyor.

Türkiye’nin Suriye muhalefetine desteğinin odağında Suriye Müslüman Kardeşleri vardı. An-Nusra ile Irak ve Şam İslam Devleti, Sünni-İslami muhalefet cephesinde Müslüman Kardeşler’in yerini aldıkça, Türkiye’nin tutumunu zorlayacak ve açmaza itecektir. Bu iki örgütün, Türkiye sınırlarının dibinde –Türkiye’nin gayriresmi lojistik desteğiyle- Kürtlerle savaştığı bir dönemdeyiz.

Kahire’de dün yaşananlar üzerine, Başbakan Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun harekete geçtikleri haberi geldi. Ne var ki, Türkiye’nin Mısır ile ilişkileri 3 Temmuz sonrası öylesine koptu ki, ne Tayyip Erdoğan’ın ne de Ahmet Davutoğlu’nun, Müslüman Kardeşler lehine ağırlık koyabilecekleri bir zemin kalmadı.

Her gün, Avrupa’ya ve ABD’ye ‘ayar veren’ sert açıklamalar, bu ülkelerin Türkiye’nin istediği şekilde ve yönde, Mısır’da devreye sokulabilmesinin imkânını da ortadan kaldırdı.

Şu an için, Türkiye’ye ‘askeri darbe’ ve ‘katliam’ kınamaktan öteye, bir işlevsel rol gözükmüyor. Bu, elbette, önemli ve değerli bir ‘siyasi duruş’ olabilir ama ‘siyaset’in yerini alamaz.