Kahire'deki katliamın Türkiye'ye kötü yansıması...

Türkiye'nin uluslararası yalnızlığının dermanı, kala kala ve mecburiyetten, Katar ile bir eksen oluşturmak ise, vay haline.

Bir daha yazayım dünkü yazımın şu bölümünü de hem fark etmemiş olanlar görsün; hem de bir kez daha kayda geçsin: 

“Mısır’ın askeri darbe yönetimi, dün sabaha karşı, bir ayı aşkın süredir Kahire’nin iki meydanında direnmeye devam eden Müslüman Kardeşler’e karşı harekete geçti.
Kahire’nin güneybatısında, Piramitlere yakın Giza’daki an-Nahda Meydanı’nı göstericilerden temizlediler, an-Nahda’ya çaprazlamasına tam ters yönde, Nil’in diğer yakasında, muazzam metropolisin kuzeydoğusunda bulunan Rabia el-Adeviyye Meydanı’ndaki ana MB kitlesine karşı temizlik hareketi, bu satırlar yazıldığı sırada devam ediyordu…
Bu çaptaki bir harekâtın çok sayıda ölü ve yaralıya yol açması kaçınılmaz olduğuna göre, askeri darbe yönetiminin giriştiği iki Kahire meydanını Müslüman Kardeşler’den temizleme harekâtının ‘katliam’ boyutları kazanmış olması muhtemeldir... Kan dökülmüştür ve bunun adına ‘katliam’ denir ve denecektir.” 

Ve, dün ‘sosyal medya’da “Cengiz Çandar Mısır’daki katliama temizlik dedi”, “Müslüman kanı dökülmesine temizlik dedi” şeklinde çarpıtmalı, kötü niyetli yorumuyla, kişiliğime yönelik akıl almaz bir ‘linç kampanyası’ başlatıldı. Katliam dememişim ve kan dökülmesini desteklemişim gibi bir algı oluşturulmak istendi. Ağza alınamayacak hakaretler ve küfürlerden rahmetli annem bol bol nasibini aldı. Bana ilişkin yalan yanlış iddialar ve iftiralar ve ‘temizleneceğime dair tehditler’ ortalığı kapladı. 

Bu hayâsız ve aşağılık kampanyayı yürütenlerin hepsini, sayıları hayli geniş, tek tek not ettim. Aralarında AK Parti’li milletvekilleri de var. Bunların her biriyle kapanmamış bir hesabım olacak. Aralarında ölüm tehditleri savurmuş olanlar da dahil, ayaklarını denk alsınlar; ömrümün hiçbir döneminde kuru gürültüye pabuç bırakmadım, hödüklük, yalancılık ve kara çalma önünde boyun eğmedim. 

Bu, işin benimle ilgili ‘kişisel’ bölümü. Bence daha önemlisi, hakkımdaki ‘linç kampanyası’na katılanları irdelediğimde, siyasi eğilimlerini gördüğümde, ülkenin mevcut iktidarın oluşturduğu iklimle adım adım ‘faşist bir iklime’ sürüklenmekte olduğunu seziyor olmam. 

‘Mısır’daki katliam’ın bile, Türkiye’de kimyası bozulan, akıl tutulmasına uğramış bir kitlenin, Türkiye gibi zaten kutuplaşmış ve daha da kutuplaşmaya teşne bir ülkede ne ölçüde azgınlaşabileceğine, saldırganlaşacağına vesile olabilmesi, kolay akıllara gelebilecek bir şey değildi. 

Mısır’daki gelişmelerle birlikte ‘mağduriyet’ ve ‘mazlumiyet’ zırhına bir kez daha bürünerek, görülmemiş bir ‘zalimlik’ ve ‘gaddarlık’ yapabilecek bir kitle türüyor Türkiye’de. Bu kitle, büyük ölçüde, iktidar mücadelesinin keskinleşmesi üzerine, iktidar yitirme kaygısı ve korkusuyla bileniyor. Bilendiği ölçüde, ‘zalimlik’ ve ‘gaddarlık’ eğilimi artıyor.
Mısır’da askeri darbe yönetiminin, Müslüman Kardeşler’e reva gördüğü katliamın aynısını, ‘karşıtları’na, hasım bellediklerine ya da kendilerine öyle tanıtılanlara yapmakta bir an için tereddüt etmeyecek bir vicdansız, gözü kararmış bir kitle, iktidar partisinin çevresinde oluşuyor. 

Mısır’daki katliam, Müslüman Kardeşler üzerinde, Mısır’daki İslami hareket içinde ‘radikalleşme’yi üretmeden önce, Muhammed Mursi ve Müslüman Kardeşler’le dünyada hiç kimsenin tutmadığı kadar kesin ve katı bir saf tutan Türkiye’deki iktidar bloku sayesinde, Türkiye’de bir ‘azgın radikalleşme’ üretiyor. 

Bu gelişmede, Taksim-Gezi’ye ilişkin olarak Başbakan’ın takındığı tutumun önemli payı oldu. Kronoloji olarak Taksim-Gezi’nin iki hafta sonrasında Mısır’da yaşanan gelişmeler, söz konusu ‘olumsuz radikalleşme’ye daha da kuvvetli ivme kazandırdı. 

Aynı dönem zarfında, medya üzerindeki iktidar operasyonu önemli mevziler kazandı. Goebbels kılıklı iktidar sözcüleri, görsel ve yazılı medyada daha sık arz-ı endam eder oldular. Teksesli bir görsel ve yazılı medyaya doğru yol alınmaya başlandı. 

Söz konusu gelişmelerin, hayatın her cephesini ve veçhesini kuşattığını, dış politikada yansımalarından da fark edebiliyoruz. Başbakan, dün Türkmenistan’a yola çıkmadan yaptığı basın toplantısında, Mısır’daki gelişmeler konusunda Türkiye gibi ‘övgüye layık’ ülke olarak Katar’ın adını saydı. 

Katar, Müslüman Kardeşler’in yayın organı haline dönüşmüş olan El-Cezire televizyonunu kuran ve barındıran bir ülkedir. Mısır’ın en ağırlıklı dini şahsiyetlerinden olan ve Müslüman Kardeşler üzerinde büyük ağırlığı bulunan Şeyh Karadavi, uzun yıllar Katar’da yaşadı ve El-Cezire’nin başyorumcusuydu. 

Katar, aynı zamanda, Suriye’de el-Kaide türevi sayılan an-Nusra ve Irak-Şam İslam Devleti gibi –Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun rahatsızlığını sık sık vurgulamaya başladığı- silahlı örgütlerin başfinansörü ve bu örgütler -daha önce de belirttik- ‘Türkiye’nin gayri resmi lojistik desteği’ ile Suriye’ye Türkiye’den girip çıkıp Kürtlerle ve PYD ile savaşıyorlar.
Bir yandan Türkiye’de ‘çözüm süreci’ni ayakta tutmak, diğer yandan PYD lideri Salih Müslim’in ayağını Türkiye’ye alıştırmak ve bütün bunlar olurken, an-Nusra ve Irak-Şam İslam Devleti’nin Türkiye-Suriye hattındaki faaliyetlerine göz yummak; sürdürülebilir bir politika olamaz. Bu ip bir yerde kopacak. 

Bu arada, dış politikada ve özellikle bölgede giderek belirginleşen Türkiye’nin uluslararası yalnızlığının dermanı, kala kala ve mecburiyetten, Katar ile bir eksen oluşturmak ise, vay haline. 

Mısır, tarihi özellikleri, jeopolitik konumu gibi nedenlerden ötürü, içindeki herhangi yönde gelişmelerin sadece kendisiyle sınırlı kalmayıp çok geniş bir çevreyi etkileme kapasitesine sahip bir ülke. Hem Arap hem Müslüman hem çok önemli ve köklü bir Hıristiyan nüfusa sahip bir Akdeniz ve Afrika ülkesi. Üstelik, İsrail’e sınırdaş. Ayrıca Süveyş Kanalı üzerinden dünya ekonomi ve ticaretiyle yakından ilişkili. 

Böyle bir Mısır’daki katliamın yol açtığı ve açacağı gelişmelerden en olumsuz biçimde etkilenecek ülkelerin başında Türkiye geliyor. Her şekilde ve her nasılsa etkilenecek. Olumsuz etkilenmesini asgariye indirecek olan, özgürlükçü-demokratik yapısının korunması ve hatta daha da genişletilmesidir. 

Ne yazık ki Mısır katliamının Türkiye’ye ilettiği ilk ‘titreşimler’ bunun aksi yönünde. İnşallah değişir. Değiştirilir...