Kim, kimin ve neyin "rehinesi"?

Türkiye'nin dış politikasının, 49 rehine serbest bırakıldıktan sonra bile IŞİD'e "rehin kalmaya" devam etmesi, her şeyden daha fazla, Kürtler ile ilişkilerde ortaya çıkması muhtemel sorunlara yol açacak.

Rehinelerin sağ salim dönmeleri, şüphesiz, tüm ulusu sevince boğdu. Ancak, bu gelişme, Başbakan’ın ve medyadaki AKP sözcülerinin aksi yöndeki tüm gayretine rağmen, “başarı öyküsü” olarak iktidarın siciline yazılmadı.

Tam tersi oldu. “AKP hükümetinin başarısı” bir yana, IŞİD’le girişilen ilişkiden ötürü “diplomatik rezalet”ten söz ediliyor. Türkiye’nin Dışişleri Müsteşarı ve eski Washington büyükelçilerinden, CHP Milletvekili Faruk Loğoğlu, dün İnternethaber’e, bu nitelemenin de ötesine geçerek “rehine krizi”nin “Türk siyasi tarihine bir utanç” olarak geçtiğini söyledi.

Loğoğlu, “Davutoğlu’nun öngörüsüz ve maceraperest dış politikası, istihbarat zafiyetiyle birleşince T.C. Musul Başkonsolosluğu içindeki personelle birlikte IŞİD’in eline geçmiştir.

Yaşanan bu olay, hükümetin bölge siyasetini iyi okuyamadığını, uyarı sinyallerini değerlendiremediğini ve zamanlı ve kararlı tepki bakımından da yetersiz olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

Bölgesel bakımdan, Türkiye dış politikada yön veren bir ülke konumundan, sürüklenen bir ülke konumuna düşürülmüş; IŞİD’in elinde oyuncak olmuştur” diye konuştu.

Rehinelerin serbest kalması, ele geçirilmelerindeki AKP iktidar sorumluluğunu unutturamadığı gibi, Türkiye’nin Batı ve başta ABD ile ilişkilerini de “IŞİD ipoteği”nden kurtaramayacak gibi görünüyor.

Loğoğlu’nun “Uluslararası alanda, Türkiye-IŞİD ilişkileri Türkiye’nin Batı dünyasındaki konumunu ve ittifaklarını sarsabilir. ABD’nin Türkiye’yi anti-IŞİD koalisyonuna katma çabaları önümüzdeki günlerde yoğunlaşacak, Türkiye üzerindeki baskı artacaktır” sözleri doğrudur. Nitekim, önceki gün ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin NBC televizyonu ile söyleşisinde Türkiye için söyledikleri, “IŞİD mazereti kalkmış olduğuna göre, Türkiye’den aktif ve somut katkı” beklediklerine dair sözleri ortadadır.

Ama, Türkiye’nin dış politikasının, 49 rehine serbest bırakıldıktan sonra bile IŞİD’e “rehin kalmaya” devam etmesi, her şeyden daha fazla, Kürtler ile ilişkilerde ortaya çıkması muhtemel sorunlara yol açacak.

Irak Kürtleri'nde –Barzani yönetimi açısından özellikle söz konusu- Erbil IŞİD tehdidi altındayken Türkiye’nin kılını kıpırdatmamasından ötürü duyduğu “hayal kırıklığı”nın derinliğini, “birinci ağız”dan öğrendim.

Dahası, sözünü ettiğimiz “hayal kırıklığı”nın gayet iyi farkında olan İranlıların, Kürt yönetimine “Türklerle ilişkinizi çok ileri götürmemeniz konusunda sizi uyarmıştık. Fazla açılıp saçıldınız. Gördüğünüz gibi haklı çıktık” mesajını vererek, “nüfuz alanı”nı genişletme hamlesine girişmiş olmaları. Türkiye’de pek değerlendirilmedi ama “Erbil-Bağdat hattı”nda bilinen bir konu bu.

En önemlisi, Türkiye ve Suriye Kürtlerinde, Türkiye-IŞİD ilişkilerine dair –üstelik rehinelerin serbest kalması sonrası- Kobani üzerinden oluşmuş olan algı.

İki çarpıcı örnek. Biri, PYD lideri Salih Müslim’in Milliyet’te Aslı Aydıntaşbaş’ın köşesinde dün yer alan açıklamaları:

“Salih Müslim, Ankara’nın IŞİD konusundaki sessizliğinden rahatsız. Türk medyasında çıkan ”IŞİD militanları Türkiye’de tedavi ediliyor” tarzı haberleri bir bir anlatıyor:

”Müdahale etmiyorlar; bari en azından bize başkalarının yardım etmesine engel olmasınlar. Bir halk gözümüzün önünde öldürülüyor. Buna ne diyeceksin? Allah göstermesin ama Kobane düşerse bunun vebali kimin üzerinde kalacak? Türkiye’nin. O zaman dostluktan, kardeşlikten nasıl söz edeceğiz? Bunun barış sürecine de olumsuz yansıması olacaktır.”

Salih Müslim’in derdi, birilerinin çıkıp IŞİD’in yürüyüşünü durdurmak için Kürtlere yardım etmesi. ”Türkiye vurmuyor. ABD, Fransa, hatta Suriye rejimi bile olabilir. Kim vurursa vursun. Ama bizi IŞİD’le baş başa bırakmasınlar.”
Ve, hepsinden önemlisi, Murat Karayılan’ın Kobani’de gelişen durumla ilgili olarak Sterk TV’ye yaptığı açıklamada kullandığı sözcükler, uslûp ve vermek istediği mesaj:

“Kobani saldırısi ile Kuzey'deki süreç aslında bitmiştir. Son sözü başkan Apo söyleyecektir… Kobani DAIŞ (IŞİD) ve AKP’nin planladığı gibi  düşmeyecek…

Konsolosluk rehinelerini 20 Eylül’de bıraktılar. Planları da DAİŞ'in 20 Eylül’de Kobani'ye girmesiydi. 'Takas yapmadık' diyorlar ama Kobani'yi sattılar… Bu diplomasi zaferiymiş. Diplomasi rezaletidir. Dünya da bunu seyrediyor. Türk basını, AKP'ye karşıyız diyenler bile, bayram havasında 49 kişi serbest diye. Peki binlerce Kürt? Türkiye DAİŞ ile alakasını kesmiyor. Dünyaya ne derse desin. Tampon bölge ile dertleri de Rojava'daki kantonları tasfiye etmektir...

“Tank savaşı bu. Bu sadece DAİŞ saldırısı değildi, bu projedir; AKP ve DAİŞ'in projesidir. Daha önce bu planda Türkiye var mı yok mu tartışmalı demiştik.. Ama 5 günde bu şüphe kalktı. AKP, Türk devleti var içinde. Bu kesin. Kobani’yi düşürmek hesaplandı. Sonra da tampon bölge kuracaklardı. Türk devleti 3 yıldır Rojava kantonlarına karşıdır zaten. DAİŞ, Kuzeyden Kobani köylerini keşif edip plan yaptı. Halkımız Türk devletinin bu tavrını iyi bilmeli.”
Yani, Karayılan, ima yoluyla bile değil; açık açık “AKP-IŞİD işbirliği”nden söz ediyor. Rehinelerin serbest bırakılmasını, o da “takas”a bağlıyor ama 49 Türk rehinenin serbest bırakılması karşılığında Kobani’nin IŞİD’e bırakılması takası olarak değerlendiriyor.

Bunu “komplo teorisi” veya “deli saçması” olarak niteleyenler çıkabilir. Öyle olup olmaması önemli değil. Önemli olan, bu açıklamayı Murat Karayılan’ın yapmış olması, böyle bir “algı”nın kendisi ya da en azından Kürtlere böyle bir “algı”nın benimsettirilmek istenmesi.

Bunun, Türkiye-Kürt ilişkilerine, bölge dengelerine, Kürtler ile Batı’nın ilişki arayışına, birçok konuya, ister istemez, güçlü etkisi olacaktır.

En azından, AKP hükümeti, bir kez daha, Kürtler namına “son sözü söyleme” yetkisindeki Abdullah Öcalan’a mecbur edilmektedir.

Öyle bir hükümet ki, ya şu ya da bu nedenden IŞİD’e veya Abdullah Öcalan ya da NATO’ya, ABD’ye, birilerine, bir yerlere mecbur. İddiasının tam aksine, kendi iradesine hükmedemez hale gelmiş. Onunla birlikte Türkiye de bir yerlere tehlikeli biçimde savruluyor.

ABD, dün, şafak vakti Suriye topraklarındaki IŞİD hedeflerine Cruise füzeleri ve Körfez’den kalkan uçaklarıyla bomba yağdırdı. Operasyona Ürdün, Bahreyn, S. Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri savaş uçakları da katıldı. Katar’dan havalandıkları anlaşılıyor. “Koalisyon”da, görünür şekilde, tek NATO ülkesi ve IŞİD’in komşusu Türkiye yok.

“Koalisyon bombardımanı”, Kobani’ye ilerleyen IŞİD’in önünü kesmek amacıyla yapılmadı. Rakka’yı, Haseke’yi, Deir ez-Zor’u ve çevresindeki IŞİD hedeflerini vurdu. Yani, Irak’ın IŞİD’in elindeki Suriye hinterlandında yoğunlaştı.

Bunun askeri anlamından öteye siyasi anlamı var. Türkiye sınırlarına 200 bin dolayında Suriyeli Kürt mülteci yığılır, IŞİD, Suruç’un karşı yakasında yer alan Kobani’ye yürürken, tam ters yöndeki bu bombardıman ne demek?

Hem Türkiye’ye de, hem de Kürtlere bir şeyler anlatıyor olmalı. Oysa, Erbil tehdit altına girince, Musul barajı ele geçirilince, Amerikan bombardımanının şiddeti IŞİD’e geri adım attırmıştı.

Kobani için niçin aynı davranış ortaya konmuyor?

Konuya yarın devam edelim...