Kızım Frank sana söylüyorum, gelinim Barack sen anla

Ricciardone, Ankara'ya geldikten sonra ilk demecini OdaTV davası için vermiş ve Başbakan'ın çaylak nitelemesine hedef olmuştu.

AK Parti iktidarı 10 yılı aştı. Türkiye, çok partili parlamenter demokratik sisteme gireli beri en uzun iktidar süresi bu. AK Parti, Demokrat Parti’nin Cumhuriyet tarihimizin ilk askeri darbesiyle kesilen 10 yıllık iktidar süresini geride bıraktı. Türkiye’nin çehresini değiştiren ANAP’ın Turgut Özal liderliğindeki iktidar dönemi 8 yıl idi. Bunun 6 yılı Turgut Özal’ın başbakanlığında gerçekleşti.
AK Parti’nin iktidar süresi sadece herkesten daha uzun olmakla kalmıyor, görünür gelecekte bir iktidar alternatifi olmadan sürdürdüğü bir uzun iktidar süresi söz konusu.
Bu arada, Türkiye’de iktidar süresinde etkili olduğu varsayılan bir numaralı dış unsur, ABD ile olabilecek en uyumlu ilişkilerin hüküm sürdüğü ileri sürülüyor. Daha doğrusu, Barack Obama ABD’si ile Tayyip Erdoğan Türkiye’si arasındaki ilişkilerdeki yakınlığın, hiçbir Amerikalı ve Türk lidere nasip olmadığı üzerinde duruluyor. Buna benzer, sadece, kısa bir süre için baba Bush ile Turgut Özal arasındaki ilişkilerden –o da Körfez Savaşı’nın gerekleriyle açıklanabilir- söz edilebilir.
Tayyip Erdoğan’ın Obama’nın birinci başkanlık döneminde en çok telefon görüşmesi yaptığı ve yüz yüze görüşmelerinde en fazla vakit ayırdığı lider olduğu bir ‘istatistik bilgisi’ olarak ve iki ülke arasındaki ilişkilerin yakınlığının ölçüsü olarak vurgulanmıştı.
Barack Obama’nın 2008 sonbaharında ilk siyah Amerikan başkanı olarak seçilmesiyle ‘tarih yazması’nın birkaç ay sonrasında ilk ikili dış gezisini Türkiye’ye yapmış olması, Türkiye’nin dünya siyasetinde elde ettiği yerin ve buna bağlı biçimde Washington’un nezdinde sahip olduğu konumun göstergesi olarak değerlendirilmişti.
Obama’nın ikinci döneminde ilişkilerin, ilk döneme oranla belirli ölçülerde farklı olacağı şimdiden belli oluyor. Bunu birkaç yönden anlamak mümkün:

1- Obama’nın ikinci başkanlık döneminde -2013 yılında- ilk dış geziyi İsrail’e yapacağı açıklandı. Tam bu dönemde, Başbakan Tayyip Erdoğan, İsrail’e her vesileyle ‘terörist devlet’ muamelesi yapıyor, İsrail’den, Batı’nın –başta ABD- ‘şımarttığı’ bir devlet olarak söz ediyor. 

2- Tayyip Erdoğan’ın Barack Obama ile Washington’da buluşmak için ta 2012 Kasım ayında yapılmış başvurusu söz konusu ve bunun üzerinden dört aya yakın bir sürenin geçmiş olmasına rağmen halen ‘randevu tarihi’ belirlenmiş değil. Bu da, ilişkilerin yakınlığına bakıldığında tuhaf bir görüntü veriyor. Obama, dün Milliyet’te çıkan açıklamalarında bu konuda “Dostum Tayyip Erdoğan’ı tekrar görmeyi dört gözle bekliyorum. Ekibimin buluşabileceğimiz bir zaman ayarlamak için yoğun çaba sarf ettiğini biliyorum, eminim yakında bir fırsat bulacağız” dedi ama bu gecikme normal sayılmaz. Bu gecikmede bir ‘diplomatik mesaj’ okunmalıdır. Ankara-Washington ilişkilerinde, besbelli, ‘rahatsızlıklar’ var. 

3- Bu yöndeki en büyük gösterge ise ABD’nin Ankara Büyükelçisi Frank Ricciardone’nin son bir hafta içinde iktidarın her unsurundan, en son olarak bizzat Başbakan Erdoğan’dan yediği ‘dayak’

Öyle ki, uzun AK Parti iktidar yıllarında, AK Parti hükümetine en ‘alerjik’ gelen ABD Büyükelçisi olarak kayda geçen, ‘neo-con’ özellikli Eric Edelman dahi, bugüne oranla çok daha sıkıntılı olan Türkiye-ABD ilişkileri döneminde bile Frank Ricciardone kadar örselenmemişti.
Ricciardone’nin ‘dayak yemesi’ne yol açan sözleri, “Çok uzun süredir hapiste olan milletvekilleri var, bazıları belirsiz suçlarla hapiste tutuluyorlar. Askeri yetkililer terörist diye hapse kondu. Eski YÖK Başkanı demir parmaklıkların arkasında. ABD ve Avrupa mahkemelerinin buna anlam vermesi zor olacaktır” şeklinde. Bu sözlerin bir kısmıyla Tayyip Erdoğan da mutabık. O da söylüyor. Öyleyse, Frank Ricciardone’nin önce Hüseyin Çelik tarafından ‘haddini bilmeye’ davet edilmesi, Bekir Bozdağ’dan ikinci bir ayar yemesi ve Dışişleri Bakanlığı’na çağrılarak iki saatten fazla –diplomaside çok anlamlı bir süre- ‘dikkatinin çekilmesi’ne ek olarak Tayyip Erdoğan’dan işittiği ‘azar’ın bir anlamı olmalı.
Tayyip Erdoğan, Ricciardone’nin Türkiye’nin ‘içişlerine karıştığına, dışarıdan yasama, yürütme, yargı sistemine burnunu soktuğuna’ hükmetmiş ve Türkiye böyle bir ülke olmadığının altını çizerken çok ağır sözler sarf etti. “Türkiye kimsenin şamar oğlanı değildir. Türkiye kimsenin üzerinde operasyona, ameliyata yöneleceği ülke değildir” diye konuştu.
Ricciardone’ye yönelik tepkisini dile getirdiği konuşmanın en çarpıcı bölümü Mehmet Akif’ten okuduğu şu dörtlük: 

“Doğduğumdan beridir, âşığım istiklale;
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum!
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!”


Frank Ricciardone’nin ve sözlerinin, Hüseyin Çelik’ten Bekir Bozdağ’a, Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu’nun huzurunda iki saatten fazla süre sigaya çekilmesinden Tayyip Erdoğan’a bu kadar zincirleme tepkiyi gerektirecek değeri bulunuyor mu AK Parti iktidarının gözünde?
ABD Büyükelçisi’nin Tayyip Erdoğan nezdinde zaten ‘sabıkası’ vardı. Frank Ricciardone, büyükelçi sıfatıyla Ankara’ya ayak bastıktan sonra ilk demecini OdaTV davası nedeniyle vermiş ve Başbakan’ın ‘çaylak’ nitelemesine hedef olmuştu. Bir büyükelçi için görev yapacağı bir ülkede atacağı adımlar bakımından ağır bir ‘güvensizlik beyanı’ idi. Gerçi, Ricciardone’nin, ‘Eski Türkiye’nin ‘asker-sivil eliti’ne ilişkin duyarlılığını başka hiçbir konuda göstermediği de gerçek. 28 Şubat’ta yine Ankara’da görevliydi ve Tayyip Erdoğan o dönemde hapse girmişti. ABD’nin o Ankara Büyükelçiliği, Frank Ricciardone’nin şahsında bugün Ergenekon ve Darbe davalarında ortaya koyduğu titizliğini, o günün ‘mağdurları’na karşı göstermemişti.
Nitekim, biraz da bu yüzden olsa gerek, Tayyip Erdoğan’ın ne dese karşı çıkmaya teşne kalemler bile, ‘özür dilemesi’ne rağmen AK Parti iktidarı tarafından ‘kum torbası’na çevrilen Ricciardone’ye pek müşfik davranmadılar.
Ama tekrar soralım; Frank Ricciardone’nin karşılaştığı bu ‘tepkiler zinciri’ni –hem de ABD Büyükelçiliği’nin saldırıya uğramış bulunduğu duygusal bir ortam dağılmamışken- Büyükelçi’nin eski kötü Amerikan alışkanlıklarının tekerrürü sayılabilecek davranışıyla açıklamak yeterli mi?
Hiç sanmıyoruz. Türkiye’nin yöneticilerinin, Frank Ricciardone’nin sözlerine karşılık vermek vesilesiyle ‘içişlerine karışılmaması’ ilkesini en ateşli biçimde vurgulamaları ve ayrıca ‘bağımsızlık’tan böylesine coşkuyla dem vurmalarının adresi, herhalde, yüzü gözü kan içindeki Frank Ricciardone değildi.
Neresiydi?
Birçok bakımdan Ankara’nın rahatsızlığına neden olan Frank Ricciardone’nin başkenti Washington olmalı.
Washington’da da Beyaz Saray. Belki de Tayyip Erdoğan’ı rahatsız etmeye başlayan Beyaz Saray’daki siyah derili adam.
Öyleyse, Frank Ricciardone’nin yediği ‘dayağı’, “Kızım sana söylüyorum, gelinim sana anla” şeklinde yorumlamak da yanlış olmayacak.