Kobani sonrası gerçekler ve 'gerçekçi' olma gereği

'Kürt siyasi hareketi', 'devlet'in ne yapacağını görmeden, Kobani konusunda sınıfta kalmış olan Tayyip Erdoğan'ın isteklerine, bir "talimat" ile harfiyen uyar mı?

Üç hafta kadar önce 20 Ocak’ta İstanbul’da “The Istanbul Forum”un, “Kürtler: Barış Süreci, Kobani ve bölgesel mülahazalar” konulu panelinin soru-cevap bölümünde “Barış Süreci”ne ilişkin bir soruyu cevaplandırırken, “Şu an için söylenebilecek olan tahkim edilmiş bir ateşkes durumudur” demiştim. “Çözüm Süreci” için çok gerekli, yararlı ama çözümün kendisi olmayan bir durum...

O nedenle, Murat Yetkin’in Radikal’de önceki günkü yazısının başlığını “PKK ile tahkim edilmiş ateşkes konuşuluyor” olarak görünce şaşırmadım. Olan-biten hakkında genel bir fikri, çözüm süreçlerine ilişkin uluslararası tecrübelerden haberdar olan kim olsa, Türkiye’de şu anda erişilebilecek noktanın, “tahkim edilmiş ateşkes” olduğunu, bunun ötesine geçemeyeceğini fark ederdi.

Murat Yetkin, adını açıklamadığı ama “güvenilir” olduğu sezgisini uyandırdığı bir kaynağa dayanarak ve “devlet ile İmralı’nın ‘tahkim edilmiş ateşkes’ konusunda anlaşmaya vardığını” bildirerek, “Peki, nedir bu ‘tahkim edilmiş ateşkes?” sorusunu soruyor ve doğru olarak şu hatırlatma ve tespiti yapıyor:

“Erdoğan’ın girişimi ile Fidan aracılığıyla Öcalan ile İmralı’da doğrudan görüşmelerin başladığı 2012 sonundan bu yana zaten fiili ateşkes durumu var. Fiili ateşkes kan banyosunu durdurdu, hem asker, polis aileleri, hem militanların aileleri nefes aldı. Ancak ne bölgeye henüz barış geldiğinden, hem de kamu düzeninin yerinde olduğundan söz edilebilir.”
Öyleyse nedir “tahkim edilmiş ateşkes?” Çözüm Süreci’nin Abdullah Öcalan ile “devlet yetkilileri” (yani MİT) arasında başlatıldığı 2012 sonundan bu yana süregelen “fiili ateşkes”ten farklı ne yanı var?

Verilen cevap şu:

“1- Ateşkesin sürecin bir parçası olarak resmileşmesi,
2- PKK’nın paralel devlet girişimi uygulamalarına son vermesi,
3- Yol kesme ve kontrollerine son verilerek seyahat güvenliğinin sağlanması,
4- Bölgedeki inşaat ve ekonomik faaliyetin engellenmesine, tahribine son verilmesi.”

Çözüm Süreci’nin AKP iktidarı tarafı ya da “devlet” tarafından “tahkim edilmiş ateşkes”i bu olabilir. Ama, Çözüm Süreci’nin “İmralı+Kandil” tarafı ne karşılığında, “devlet tarafı”nın anladığı ya da istediği “tahkim edilmiş ateşkes”e “peki” diyecek?

Buradan sonrasının “spekülasyon” yönü ağır basıyor. “Devlet” ve hükümet çevrelerinden gelen söylentiye bakılırsa, Abdullah Öcalan’dan “Türkiye’de savaşa son” açıklaması bekleniyor. 21 Mart 2013 ünlü “Nevroz Mesajı”nda söylediği zaten oydu. Ama, bu kez, daha kesin bir biçimde ve yeni bir vurguyla yapması beklentisi var. Çünkü, seçim yılında iktidarın ihtiyacı bu yönde.

Öcalan, böyle bir açıklamayı yaptığı takdire, yine söylentilere göre, hükümetin zaten hazırlıkları az çok tamam olan bazı adımları atması söz konusu olabilecek. TBMM’de bekleyen, yerel yönetimlere siyasi olmasa da idari ve mali anlamda ciddi özerklik imkânları sağlayan Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’nın Genel Kurul’a indirilmesi ve Öcalan’a daha geniş hareket imkânı sağlanması gibi.

Öcalan’ın temel tezlerini ifade eden “siyasi” nitelikteki “özerklik” yerine, “idari ve mali özerklik” verilmesi –ki, o bile garanti değil- yani Kürtlere “statü” verilmeyecek demek.

“Kürt siyasi hareketi”nin, geçmişte bunca bedel ödendikten sonra ve hele 2015 yılı itibarıyla “Kobani deneyimi”nin yaşanması üzerine, “çıtanın bu kadar düşük tutulacağı” bir “sonuç”la yetinmesi ve bunu “çözüm” olarak benimsemesi ve benimsetmeye çalışması beklenemez.

Zaten bu yüzden, “tahkim edilmiş ateşkes” tüm taraflar için kabul edilebilir “asgari müşterek” niteliğindedir. O kadar ama.

Dolayısıyla, mevcut spekülasyon ortamında ve söylentiler karmaşası içinde HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’a kulak vermeli ve gayet açık yüreklilikle sarfettiği şu sözlerini bir kenara kaydetmeliyiz:

“Bir konsensüse varılması için uğraşılıyor… Çok ciddi bir krizden söz edemeyiz. Ama sürecin gerçekten de başarıya doğru gittiğine dair önemli gelişmeler var da diyemeyiz. Şimdilik bu kadarını söyleyeyim… Önümüzdeki günlerde yapılacak açıklama işte çok büyük gelişmelere yol açacak gibi kimse bir beklenti içine girmesin. Rutin devam ediyor. Çok olağanüstü bir çağrı, bir gelişme olmayacak. En azından bugünler için bunu söyleyebilirim."

Demirtaş’ın açıklamasına ek olarak, Amberin Zaman’ın önceki gün Taraf’ta yayımlanan ve Diyarbakır’da yaptığı temasları “PKK’yı çok iyi izlediğini” bildirdiği bir “kaynak”tan aktaran şu satırları da değerlendirilmekte yarar var:

HDP’nin seçime parti olarak girip girmeyeceğine Öcalan karar verecek. İktidarla şu an çok sert pazarlıklar sürüyor. Eğer iktidar Öcalan’ın taleplerine karşılık verirse o hâlde baraj altında kalacaklarını bilseler dahi parti olarak girerler, başkanlık sisteminin yolunu açarlar. Meclis’te olmadıkları için bunun sorumluluğunu da üstlenmemiş olurlar. Ama iktidar tatmin edici adımlar atmazsa HDP bağımsız (adaylarla) olarak girer. Sabri Ok neden Şubat’ın ortasına kadar müddet tanıdı hükümete? Her an kararlar değişebilir. Ne Öcalan ne PKK kolay lokma.”
Amberin Zaman’ın Diyarbakır notlarında, bir başka ve kısa süre önce Başbakan ile görüşmüş olan bir başka “güvenilir” kaynağın şu sözlerine de yer veriliyor ki, önemli ve anlamlı:

“İktidar, Öcalan kartını çok hor kullanıyor ve kontörler bitme sinyali veriyor…Sanki Kandil ve HDP yaramaz çocuk ve Öcalan da onların kulaklarını bükmek için habire devreye sokulan öğretmen.”

Ankara ve manipüle ettiği medyanın temel hatasını yansıtıyor bu sözler. Kaldı ki. Kürt sorununun gelişim yönünü, esas olarak, Kobani ile ortaya çıkan “yeni siyasi iklim” etkiliyor.

“Kobani direnişi”nin IŞİD karşısındaki zaferindeki “aslan payı”, Türkiye çıkışlı “Kürt siyasi hareketi”ne aitti. Zaten, Kobani, Türkiye ile Suriye Kürtleri arasındaki “fiktif” sınırları toptan yok etti. “Kobani şehitleri”nin önemli bölümü Türkiye’de doğdukları yerlerde toprağa verildiler. Aylardır hemen her gün Türkiye topraklarının bir bölümünde taziye vardı. Hâlâ sürüyor.

Kobani konusunda Tayyip Erdoğan’ın Kürtleri incitici ısrarlı beyanlarının, “Kürt oyları”na yansımaması mümkün olabilir mi? HDP, seçim döneminde kıyasıya çekişirken, “Kürt sorununa dair elle tutulur ve sağlam güvenceler elde etmeden” Tayyip Erdoğan’ın mutlak iktidarına “yeşil ışık” yakar mı?

Bir de şu “yeni unsur” var: Türkiye’deki Kürt sorununun çözümü, Suriye’nin geleceği göz önüne alınmadan ve Suriye Kürt boyutu hesaplanmadan söz konusu olabilir mi?

Kobani’nin ayağa kaldırılması ve tekrar bir IŞİD saldırısının önüne geçilmesi, Türkiye’den “yardım koridoru”nun PYD ve YPG’ye doğru açılmasını gerekli kılıyor. Türkiye bunu yapacak mı?

“Kürt siyasi hareketi”, “devlet”in ne yapacağını görmeden, Kobani konusunda sınıfta kalmış olan Tayyip Erdoğan’ın isteklerine, bir “talimat” ile harfiyen uyar mı?

Barış ve çözümü, gerçekten ve samimiyetle isteyen herkesin, öncelikle “gerçekçi” olması gerekiyor.