Konu Fenerbahçe mi biber gazı saldırganlığı mı?

Gelinen noktayı ve mahiyetini, en başta iktidar ve Başbakan Tayyip Erdoğan, ya anlamıyorlar ya da anlamazdan geliyorlar.

Cumartesi gecesi Şükrü Saracoğlu Stadı’nın içinde ve dışında –Kadıköy’ün çeşitli köşelerinde- cereyan eden olayların ‘futbol’un ve ‘Fenerbahçe-Galatasaray’ rekabetinin boyutları dışında bir anlam taşıdığını anlatmaya çalıştık.
Fenerbahçe’yi hedefine alan ve ‘3 Temmuz Süreci’ diye adlandırılan gelişmelerin de bugün vardığı noktaya doğru yol alacağını aylardır anlatmaya çalışmıştık.
Bu çabamıza derhal ‘fanatiklik’ damgası vurularak, “Konu, Fenerbahçe’ye gelince kendinden geçiyor” gibi nitelemelerle hakkımda yaygın bir ‘itibarsızlaştırma’ kampanyası güdüldü. Böylece, yazdıklarımın içeriği anlamsız kılınmak istendi.
Ama işte, doğrulanarak, geldik yepyeni ve riskli bir ‘toplumsal kutuplaşma’ya.
Gelinen noktayı ve mahiyetini, en başta iktidar ve Başbakan Tayyip Erdoğan, ya anlamıyorlar ya da anlamazdan geliyorlar.
Toplum içindeki gelişmelere bir nebze duyarlılık taşıyan ve en önemlisi Fenerbahçe ortamını çok yakından bilen ya da izleyenler, 12 Mayıs gecesi olaylarını, Fenerbahçe kitlesiyle devletin güvenlik güçleri arasında bir çatışmayla açıklar, buna göre dersler çıkartırdı.
Olan da buydu zaten.
Futbol alanı, maç sahası, stadyum, bu ‘gerçeklik’in kendisini dışarı vurduğu araçlar olmaktan daha ötede anlam taşımıyorlar. Gelinen nokta, basit bir ‘holiganizm’, ‘fanatiklik’, bildik türden ‘taraftar taşkınlığı’ değil.
Bu anlaşılmazsa, ‘3 Temmuz Süreci’nin ‘siyasi-sosyolojik’ bir boyut kazanmakta olduğu kavranmazsa, ‘çözüm’ –her neyin çözümü ise- yönünde yol alınamaz.
Başbakan, ta Rize’den ‘yanlış erken teşhis’le duruma gereksiz bir müdahalede bulunmuştu. O müdahalesinin, çok geniş bir kitle nezdinde, kendisinin ‘imajı’ açısından bir yararı olmadı. Ancak, partisinin dünkü grup toplantısında yaptığı konuşmada itirazı mümkün olmayan bazı ‘doğru cümleler’le ‘yanlış teşhisi’ni devam ettirdi.
Futbolun ve diğer kolektif yarışmaların, galibiyet, beraberlik ve mağlubiyet olarak üç neticesi olduğunu hatırlatarak –bunu herkes zaten biliyor- “Bunun üçüne de katlanacaksın. Ben bir Fenerbahçe taraftarıyım, hatta kongre üyesiyim. Şimdi kendi stadımızda Galatasaray berabere kalmak suretiyle şampiyon oldu. Sen şimdi bunu alkışlayacaksın, tebrik edeceksin. Trabzon’da da söyledim; o akşam bizzat Teknik Direktör Sayın Terim’i, Yönetim Kurulu Üyesi Sayın Albayrak’ı arayarak tebrik ettim, aynı şekilde Fenerbahçe Başkanvekili’ni de arayıp durumdan duyduğum üzüntüyü anlattım. Eğer burada müşterek gayretin içine girmezsek yanlış olur. Yani şampiyonun oluyor, kupasını soyunma odasında vermek, böyle saçmalık olur mu? Işıkların söndürülmesi böyle saçmalık olur mu? Bu işin hepsinin stadın ortasında mertçe, dürüst olarak yapılması gerekir. Bunu görmek lazım” dedi.
Aykut Kocaman, Fatih Terim’i maç biter bitmez tebrik etti. Fenerbahçe kaptanı Alex, Galatasaray soyunma odasına giderek, rakip takım oyuncularını tebrik etti. Maç bitip, Galatasaraylılar, sahanın ortasında sevinç yumağı olduklarında, Fenerbahçe seyircisi hiçbir aleyhte taşkınlık yapmayıp, kendi takımlarını alkışlamayı sürdürdü. Ortada ne ‘holiganizm’ ne de ‘fanatizm’ vardı.
Futbolcular soyunma odalarına gittiler, tribünler çok büyük ölçüde boşalmıştı ki, bütün bunlardan on dakika kadar sonra az bir grup Fenerbahçe taraftarı ile polis arasında çatışma çıktı. Gaddarca biber gazı kullanıldı. Olaylar stat dışına, Fenerbahçe taraftarlarıyla polisin her karşılaştığı, Kızıltoprak-Kadıköy arası geniş bir alana yayıldı.
O sahanın havası, zaten dakikalarca biber gazı etkisiyle zehirlenmişti. Kupa töreni yapılacak bir hal yoktu. Stadın ışıkları o vakit söndürüldü. Kupayı soyunma odasında verme teklifi, TFF tarafından Galatasaraylılara yapıldı.
Yani, Başbakan’ın söylediklerinin ‘sahada yaşanan gerçekler’le doğrudan bir bağlantısı bulunmuyor.
Ayrıca, bütün bu ‘denklem’de Fenerbahçe Kulübü, seyircilerinin ezici çoğunluğu ve taraftar camiası yok. Ama Başbakan, Fenerbahçe’yi ilzam eden bir üslupla konuşmalarını sürdürürse doğru yapmıyor demektir. Hele, ‘Fenerbahçe taraftarı ve kongre üyesi’ olduğunu söylemesi, durumu kurtarmıyor, daha da ağırlaştırıyor. Çünkü, Fenerbahçe taraftarlarının duygularını, duyarlılığını ve Fenerbahçe kongre üyeliğinin sorumluluğunu çok iyi hissetmeyen, hatta kaale almayan bir ‘taraftar’ ve ‘kongre üyesi’ymiş gibi bir görüntü veriyor.
Fenerbahçe Kulübü, önceki gün bir açıklama yaptı ve olaylara karışmış olan ‘taraftarlar’ın saptanması için polisle işbirliğine hazır olduğunu, taraftar tepkisini göze alarak bildirdi.
Peki Başbakan, leblebi-çekirdek çiğner gibi kadın, çocuk, yaşlı, hasta gözetmeden biber gazını on binlerce insanın üzerine savuran polis gücü hakkında bir soruşturma açacağını bildiriyor mu?
Polisin, Fenerbahçe taraftarlarıyla ilişkisinde ‘kötü sicili’ var. İki kez, Çağlayan Adliyesi önünde, gece vakti Aziz Yıldırım’ın tahliye haberi için toplanmış insanlara biber gazı kullanıldı.
12 Mayıs gecesinin en öne çıkan gerçeği, polisin ‘orantısız, aşırı ve gereksiz güç kullanması’dır. Hiçbir şey, bu gerçeğin üstünü örtemez.
Fenerbahçe camiası, ‘3 Temmuz Süreci’ adı verilen gelişmeler zincirinde haksızlığa uğrandığı düşüncesinde. Aziz Yıldırım’ın tutukluluğunun devamı, buna bir de ‘adaletsizlik’ duygusu boyutu ekliyor. Bu nedenle yaralı, kırgın, kızgın ve öfkeli bir camiaya dönüştü.
Bütün bunlara bir de ‘biber gazı’ saldırıları eklendi.
Fenerbahçe camiası dendiğinde, sağdan sola, İslamcısından laikçisine, ulusalcısından enternasyonalistine, her siyasi eğilimden, her cinsiyetten, her inanç grubundan milyonlarca insandan söz ediyorsunuz demektir.
‘Kimlikler’, çok kez ‘zafer’ ve ‘başarı’ üzerinden değil, ortak yaşandığına inanılan ‘felaketler’ ve ‘mağduriyetler’ üzerinden oluşur.
Bu anlamda, ‘3 Temmuz Süreci’, ‘Fenerbahçe kimliği’nin yeniden ve yeni bir biçim altında doğuşudur. ‘Fenerbahçe kimliği’ bugün çeşitli branşlarda şampiyonluk yarışması içinde bulunmaktan ziyade, ‘haksızlık ve adaletsizliğe karşı durma’yı, ‘onur için mücadele etme’yi ifade ediyor. Fenerbahçeliler açısından, esas olarak, bunu ifade ediyor.
Bu olguyu görmeyen ve hesaba katmayan her davranışın, ‘siyasi ve toplumsal kutuplaşma’ya katkıda bulunacak sonuçlar üreteceğini, en başta iktidarın görmesinde yarar var.
Giderek, kamu otoritesine karşı isyankâr bir ruh haline giren bir insan topluluğunun yüzde 1 ya da 2’sinin desteğini yitirmek, yakın gelecek için kıl payına dayalı siyasi hesaplar yapanlar için ağır maliyetler çıkartabilir.
Bu, işin bir boyutu.
Bir başka boyutu ise Uludere’de kaybedilen insanlarına canına, kanına dair duyarsızlığın, Pozantı Cezaevi’nde yaşanmış olan utanç verici gelişme karşısında akıl almaz adaletsizliğin devam ettirilmesinin, Fenerbahçe üzerinden de kendisini dışarı vurması.
Bu, iktidarda keyfilik, toplumun üzerine polisle ve acımasızca gitmek gibi görüntüler saçıyor.
Konunun Fenerbahçelileri aşan ve tüm ülkeyi ve toplumu ilgilendirmesi gereken yanı burası.