Kürdistan konusunun varacağı yer

'Türk devlet tabusunun kırılması' ve bu konudaki 'devlet geleneğine son verilmesi', Başbakan'ın amacının ötesinde sonuçlar üretecek.

Byyip Erdoğan’ın Türkiye siyaset zemini ve kamuoyunu sallamaya devam eden, Diyarbakır’da ‘Kürdistan’ sözcüğünü telaffuz etmesi üzerine en çarpıcı değerlendirmelerden biri dünkü Taraf gazetesinde yer aldı. İslami eğilimli (ve Kürt) yazar Mücahit Bilici’nin ‘Kardeşlik vergisi ve Kürdistan’ başlıklı köşe yazısında.

“AK Parti hükümeti Kürtlerin haklarını elinden geldiğince Türklere çaktırmadan vermeye çalışıyor. Yani Kürtlerin özgürleşmesinde Türklere hiçbir fatura, bedel çıkmıyor...

Türkiye tarihinde kardeşlik hizmeti vere vere bitap düşmüş Kürtlerin hep maruz kaldığı kardeşlik edebiyatı sembolik alanda ilk kez kardeşlik akdine evrilme sinyali verdi. Zira, Türkiye’de ilk kez Türklere kardeşlik vergisi için fatura kesildi. Neydi bu fatura? Başbakan’ın Kürdistan’dan Kürdistan diye bahsetmesi, Kürdistan’ı inkâr üzerine kurulu devlet geleneğine son vermesidir.

Sadece ulusalcılar değil, özellikle dindar Türklerin önemli bir kısmı bu kelimenin dile getirdiği hakikatten rahatsız oluyor, bu kelimenin gün yüzü görmemesi için insanları acımasızca etiketliyorlardı. İşte bu dindar insanlar ilk kez bedel ödeyip, Başbakan söyledi diye bu kelimeye karşı saldırıya geçemediler. İçlerine sindirmek zorunda kaldılar. Yani ilk kez Kürtlerin varlığına dair sembolik bir fatura ödediler.

Benim açımdan olayın en önemli tarafı budur. Çünkü Başbakan, bir hakka hak demek için devletin hak demesini bekleyen nice devletperesti Kürdistan kelimesini kullanarak insanlığın içine salıverdi. Zaten meşru olan Kürdistan resmî de oldu. (Kürdistan dedim diye geçmişte benim gibilere Kürtçü, bölücü, ırkçı deyip saldıran dindarlar ve onların teröründen çekinip bu kelimeyi telaffuzdan korkan nice eli kalem tutanlar, hepinize geçmiş olsun!)...”

Erdoğan ya da AK Parti iktidarının en çok övündüğü konuların başında ‘Kürtlerin inkârına son vermek’ geliyor. Kürtlerin, ‘anadilde eğitim’ gibi temel insan hakları konusunda ayak sürünüyor olmasına rağmen, ‘kimlik inkârının son bulması’ çok önemli bir gelişme sayılıyor. Bunun önemine özel görüşmelerimizde Mesut Barzani ve çevresi defalarca işaret etmişlerdi.

Kürtlerin inkârından vazgeçilip, üzerinde yaşadıkları coğrafyanın inkârına devamı olamazdı. Bu bakımdan, Mücahit Bilici’nin “Başbakan’ın Kürdistan’dan Kürdistan diye bahsetmesi, Kürdistan’ı inkâr üzerine kurulu devlet geleneğine son vermesidir” cümlesi yerli yerine oturuyor.
Başbakan’ın ‘Kürdistan’dan kastının Irak’ın kuzeyindeki ‘Kürdistan Bölge Yönetimi’nin egemenlik alanı olduğu söylenebilir. Muhtemelen de öyledir. Ancak bir Türk başbakanının bunu açıkça, Diyarbakır’da ve hem de ‘Kürdistan Başkanı’ sıfatı taşıyan bir şahsiyetin önünde telaffuz etmesiyle, sözcüğün üzerindeki ‘Türk devlet tabusunun kırılması’ ve bu konudaki ‘devlet geleneğine son verilmesi’, kuşkusuz, Başbakan’ın amacının ötesinde sonuçlar üretecektir. Öyle de olmuştur.

Bundan sonra, Osman Baydemir’i ya da bir başkasını ‘Türkiye Kürdistanı’ sözcüklerini kullandığı için AK Parti iktidarı mahkemelerde sürüm sürüm süründürebilir mi? Hem, işte BDP dışında, hatta PKK ve BDP’ye karşıt, Barzani’ye sempatisi olan Kürtler, 2014 yerel seçimlerinden sonra Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’ni kuracaklarını önceki gün açıkladılar. Bu konudaki açıklamayı yapan Sertaç Bucak, Türkiye KDP’sinin ilk başkanı Faik Bucak’ın oğludur. Bu partinin kurulması bir yana, kuruluş hazırlıkları bile, ‘Kürdistan’ sözcüğünün, Türkiye’ye uzamasına kendiliğinden yol açacaktır. (Başbakan, Diyarbakır’da Güneydoğu’da tek parti düzeni kurulamayacağını söylememiş miydi!)
‘Kürdistan’ sözcüğünün Türkiye’de Başbakan’ın verdiği ‘start’ sayesinde kullanılabilir olması, ‘Kürt kimlik inkârı’nın üzerine çakılan son çiviyi ifade ediyor ama ‘Kürdistan’ı belirlemiyor. Çünkü ‘Kürdistan’, bugünkü Türkiye toprakları içinde sınırlarının neresi olduğu üzerinde büyük ölçüde kabul gören bir alan olmamıştır. Hiçbir zaman olmamıştır. ‘Kürdistan’, Küçük Asya yani Anadolu toprakları açısından bir ‘siyasi gerçeklik’ değil, ‘değişken bir coğrafi kavram’, daha ziyade bir ‘duygu’ halidir.

Daha geniş bir coğrafya ile birlikte anlam elde eder. Zaten o nedenle, ‘Kuzey, Güney, Batı, Doğu’ olarak niteleniyor. ‘Kürdistan’ adının tarihte hiçbir vakit tartışma konusu olmadığı, birçok haritada da yer aldığı yer, bugünkü Irak Kürdistanı’dır. Bugünkü Türkiye topraklarının Hakkâri, Şırnak, Siirt ve kısmen Van ve Diyarbakır il sınırlarının da iki-üç yıl önceki kimi haritalarda ‘Kürdistan’ sözcüğünün yer aldığı bölüme girdiği görülebilir. Bu günlerde Türkiyeli Kürtlerin ‘Türkiye Kürdistanı’ ya da ‘Kuzey’ diye ifade ettikleri alanın yarısından çoğu, söz konusu haritaların birçoğunda ‘Ermenistan’ diye yazılırdı. Haritalar gibi, kavramların kullanıldığı yerler de değişiyor.

Bu arada, tarihin çöplüğüne atılmış olan ve Birinci Dünya Savaşı sonundaki anlaşmalar arasında uygulamaya geçmemiş olan tek anlaşma durumundaki Sévres’de bağımsız bir devletin alanı olarak gösterilen ‘Kürdistan’, bugün Kürtlerin kastettiği ‘Kürdistan’dan çok daha küçük ve sınırlı bir alandır ve zaten bir ‘siyasi gerçeklik’ haline de gelmemiştir.

Bütün bunlardan yola çıkarak, ‘Kürdistan’ sözcüğünün, Kürtler açısından ‘kimliklerinin inkârının ortadan kalkması’nı ifade eden ‘duygusal boyutu’nun esas olduğunu anlamakta yarar var. Bu gelişme sağlanmadan, ülkemizde Türklerle ve Kürtler arasında bir ‘kardeşlik akti’ mümkün olmayacaktı. Mücahit Bilici’nin güzel tespitiyle, “Türkiye tarihinde kardeşlik hizmeti vere vere bitap düşmüş Kürtlerin hep maruz kaldığı kardeşlik edebiyatı sembolik alanda ilk kez kardeşlik akdine evrilme sinyali verdi”.

Bunun yanı sıra Başbakan’ın attığı adım, Türklerin –özellikle dindar Türklerin- ‘Kürtlere ödeyeceği sembolik fatura’nın ötesine geçmeye dair güçlü bir ihtimali de içinde barındırıyor.

Nedir o?

Eğer, ‘Türk devleti’, Irak’ta Kürdistan’ın var olduğunu kabullenmişse, Sykes-Picot düzeninin Birinci Dünya Savaşı sonrasında bölgeyi böldüğünü ve bu arada Kürtleri de dört ayrı parçada parçalanmış duruma getirdiğini de kabulleniyor demektir ki, öyle zaten. Böyle bir durumda, Irak Kürdistanı’ndaki ‘olgu’nun, ‘yönetim tarzı’nın, Kürtlerin yaşadığı diğer ‘Kürdistan alanları’nda da, içinde yer aldıkları ülkenin ‘siyasi sınırlarını değiştirmeden’ gerçekleşebilmesi için ne pratik ve ne de ahlaki bir itiraz olabilir.

Suriye’de ‘Kürt özerk bölgesi’ne itiraz edemezsiniz. Peki, Türkiye’de Kürtlerin ‘özyönetimi’ne niçin ve nasıl itiraz edebilirsiniz ki, Barzani’yi böylesine bağrınıza basıp ‘Kürdistan’ sözcüğünü telaffuz etmiş bir Türk başbakanı olarak?Türkiye, Irak Kürdistanı’na doğru, iki ekonomiyi entegre edecek, sınırları anlamsız kılacak şekilde açılacak ise, yani bırakın ‘bölünme’yi ‘büyüyecek’ ise, aynı durumun Rojava için tekrarlanmamasının mantığı yoktur.

Rojava’yı Kürtlerin yönetmesine karşı çıkarsanız, Türkiye’deki ‘barış süreci’ni de sürdüremezsiniz. Zira Rojava’yı yönetmeye en yakın Kürtler ile Türkiye’deki ‘barış süreci’nin doğrudan muhatabı olanlar aynı.

Öyle yapılırsa, ‘Kürtleri böl-yönet politikası’nda ısrar edildiği anlamına gelir ki, bu da Barzani’yle yakınlaşmayı ‘sürdürülebilir’ olmaktan çıkarır.

Ama artık hiçbir hükümet bunu yapamaz.

Öyle de yapmamak gerekir. Doğru olanı yapmak, Türkiye’yi –dünkü yazıda işaret ettiğimiz anlamda- rahatlatacaktır.Bütün bu ‘parametreler’ ışığında, Tayyip Erdoğan’ın ‘Kürdistan’ sözcüğünü telaffuz etmesi dahil, Diyarbakır’da hafta sonunda yaşananlar ‘tarihi’ nitelikteydi.
Mücahit Bilici’nin benim için de fazlasıyla geçerli şu cümleleriyle noktalayayım:

“Başbakan, bir hakka hak demek için devletin hak demesini bekleyen nice devletperesti Kürdistan kelimesini kullanarak insanlığın içine salıverdi. Zaten meşru olan Kürdistan resmî de oldu. (Kürdistan dedim diye geçmişte benim gibilere Kürtçü, bölücü, ırkçı deyip saldıran dindarlar ve onların teröründen çekinip bu kelimeyi telaffuzdan korkan nice eli kalem tutanlar, hepinize geçmiş olsun!)”