'Kürdistan': Nereden nereye...

'Türkiye'nin bölünmesi'ne doğru mu gidiyoruz? Hayır. Tam tersine. Zihinlerin genişlemesine, Türkiye'nin rahatlamasına doğru gidiyoruz.

Türkiye’nin ‘merkez medyası’nda ‘Kürt’ sözcüğünü ilk kez kullanmış olan Mehmet Ali Birand’dır. Bırakın Türkiye’deki ‘vatandaşlarımız’ ve bugünün moda nitelemesiyle ‘Kürt kardeşlerimiz’i, Türkiye dışındakiler için bile ‘Kürt’ sözcüğünün ‘merkez medya’da yer alması söz konusu olamazdı.

1988’de Halepçe katliamı ve Saddam’ın ‘Kürt soykırımı’ niteliğindeki ‘Anfal Kampanyası’ sonucunda Türkiye’ye sığınanlara ‘Peşmerge’ adı verilirdi. Kürtler nezdinde gözünü kırpmadan ölüme giden savaşçılar için kullanılan ve büyük saygı içeren ‘Peşmerge’ sıfatı, Türkiye’de ‘Kürt’ sözcüğünü telaffuz etmekten kaçınmak amacıyla ama Kürtler için ve üstelik ‘aşağılayıcı’ bir vurguyla kullanılageldi. 

Kürtlerin ‘modern çağ’da yetiştirdikleri üç büyük ulusal liderden biri olan Celal Talabani (diğerleri Mesut Barzani ile Abdullah Öcalan), cumhurbaşkanı sıfatının soğuk görüntüsündün kurtulmak istediği her vesilede, kendisine ‘artık cumhurbaşkanı olduğu’nun her hatırlatılışında, “Ben hâlâ peşmergeyim” derdi, sesinde belirgin bir kendi kendine övünme tonu, yüzünde gurur ifadesiyle. Oysa, Türkiye’nin yetkililerinin dilinde, çok yakın geçmişe dek, ‘peşmerge’ sözcüğü Kürt liderlerine tepeden bakma vurgusuyla sık sık kullanılageldi.
Kavramlar ve sözcükler, -işte bu tür ‘psikolojik’ nedenlerden de ötürü- Kürtler için olması gerektiğinden çok daha önemli olmuştur. O nedenle, Mehmet Ali Birand’ın Türk merkez medyasında ‘Kürt’ sözcüğünü kullanmış olması unutulamaz. M. Ali, nasıl ‘Kürt’ sözcüğünü kullanmış ise ‘merkez medya’da ‘Kürdistan’ sözcüğünü de ilk kez ve inat ve ısrarla kullanmış olan Türk benim. 1992 yılının Sabah gazetesi arşivlerine bakılabilir.

Kürdistan, Türkistan ve Makedonya gibi isimlerin kullanılmasında, o yıllarda ‘tabu yıkan’ bir Cumhurbaşkanı’nın, Turgut Özal’ın Çankaya’da oturuyor olmasının bu konularda son derece açık görüşlü ve hoşgörülü bir kişiliğe sahip bulunmasının ve birlikte çalışmamızın etkisi vardı. İki Kürt liderin, önce Celal Talabani, ardından Mesut Barzani’nin Türkiye’ye Kürt lideri olarak tanınarak, ilk kez gelmeleri, Turgut Özal’ın isteği ve onayıyla, benim kurduğum temasın sonucudur. Merak edenler için, bunun arka planı ve öyküsü, ‘Mezopotamya Ekspresi’ adlı kitapta ayrıntılı biçimde mevcuttur.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan ve Kazakistan’ı içeren coğrafyanın adının Türkistan olduğunu da defalarca yazmıştım. ‘Türkistan’ sözcüğü, Türkiye’de ‘Turancılar’ın patent hakkı olarak kabul edildiği için Rusların koymuş olduğu ama Sovyetler Birliği döneminde adeta ‘tabu’ haline gelmiş ve unutturulmuş olan ‘Türkistan’ sözcüğüne de kimse ilişmez olmuştu. Oysa, ‘Kürdistan’ gibi ‘Türkistan’ adlı bir coğrafi alan da vardır.

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, Sovyetler Birliği’nin dağılmasına paralel olarak Balkanlar’ın ve tabii en başta Yugoslavya’nın çözülmesi sonucunda Makedonya’nın bağımsız bir cumhuriyet olarak ortaya çıkması, Yunanistan’ı çıldırtmıştı. Makedonya’nın bir bölümü (merkezi Selanik) Yunanistan’daydı ve bağımsız Makedonya, Yunanistan’ın ‘toprak bütünlüğü’ için bir tehditti.

Yunanistan, öyle bir milliyetçi şirretlik yaptı ki, Makedonyalı olan Büyük İskender döneminin simgesi olan ‘Vergina güneşi’ni bayrak olarak almış olan Makedonya Cumhuriyeti’nin tanınması için iki şart koştu ve kabul ettirdi: Vergina güneşi bayraktan çıkartılacak, bayrak değiştirilecek, ülkenin resmi adı olarak ise İngilizce FYROM başharfleriyle ‘Former Yugoslav Republic of Macedonia’ (yani Eski Yugoslav Cumhuriyeti Makedonya) adı kullanılacaktı.

Yunanistan’ın bu tavrı, Türkiye’de çok çevrede alay konusuydu. Türkiye’de Yunanistan’ın söz konusu tavrına karşı çıkan ve hatta bununla alay edenler, Türkiye’de ‘Kürdistan’ konusunda benzer bir konuma düşüldüğünü nedense akıllarına getirmek istemezlerdi.
2003’teki savaşla birlikte Irak’ın kuzeyinin bir bölümünde ve anayasal olarak ‘Kürdistan Bölge Yönetimi’ (İngilizcesiyle Kurdistan Regional Government, kısaca KRG) kurulduğunda bile, Türkiye’de yetkililer ve medya ‘Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’ demekte ve yazmakta ısrar etti. Yazılı basında ve televizyon ekranlarında ‘Kürdistan’ ya da ‘Irak Kürdistanı’ demekten ve yazmaktan ben sıkılmadım, ‘resmi’ Türkiye ise ‘Kürdistan’ sözcüğünü telaffuz etmemekten.

Mesut Barzani, ‘Kürdistan Bölge Yönetimi Başkanı’ sıfatıyla (Neçirvan Barzani ise KRG Başbakanı) sıfatıyla defalarca Türkiye’ye geldiler. Resmi sıfatları asla söylenmedi.

Mesut Barzani, bu sıfatıyla Mayıs 2010 sonunda Türkiye’ye ilk geldiğinde, Ankara’da Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından çok sıcak bir şekilde karşılanmış, İstanbul’a geçmişti. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından Tarabya’da kabul edilmeden önce birlikte öğle yemeğindeydik. Benim yanımda Haşim Haşimi, onun yanında Diyarbakır’da çevirileri eleştiri toplayan ‘sır küpü’ Abdüsselam. Bir ara birisi Barzani’ye bir not getirdi ve Barzani’nin yüzü değişti. Ne olduğunu sordum; “Birazdan beni kabul edecek olan Cumhurbaşkanınız, Arapça tercüman çağırmış. Oysa, Kürtçe, artık Irak Anayasası’nda Arapça ile eşit resmi dil. Ankara’daki sıcak karşılanmadan sonra bu ne demek oluyor şimdi” diye tepki göstermişti.

O vakit, Türkiye’nin malum ‘sindirim zorlukları’ndan söz etmiş, bunun üzerinde durmaması gerektiğini, böyle şeylerin bir süre sonra aşılacağını söylemiştim. Öyle de oldu.

2011 yılının mart ayında, Tayyip Erdoğan, Bağdat ve Necef’in ardından Irak seyahatinin son ayağında Erbil’e ayak basan ‘ilk Türk başbakanı’ olmuştu. Erbil Uluslararası Havaalanı açılışında yine canlı yayınla Türkiye’ye yansıtılan törende yanında Mesut Barzani olmak üzere konuştu. Oradan kalktık, iki Türk bankasının Erbil şubelerinin açılış törenine gittik. Son durak Neçirvan Barzani’nin eviydi. Orada, resmi görüşme ve akşam yemeğinden sonra gece yarısını geçe Türkiye’ye dönüldü.

Tayyip Erdoğan, Erbil’de hiçbir yerde ‘Kürdistan’ sözcüğünü, ‘ev sahibi’ Mesut Barzani’nin sıfatı bağlamında bile telaffuz etmemişti. Aynı durum, Mesut Barzani’nin katıldığı 2012 yılının Eylül ayında Ankara’daki Ak Parti Kongresi’nde de tekrarlandı.
Ve geldik 2013 Kasımı’na. Mesut Barzani, Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’da ‘Kürdistan’ demiş olmasının ‘kendisini çok mutlu ettiğini’ söylemiş.

Başbakan Tayyip Erdoğan, dün, Ak Parti grubundaki konuşmasında ‘Kürdistan’ sözcüğünü kullanmış olmasını, haklı olarak, savundu ve TBMM’nin birinci döneminin arşivlerine bakılmasını önerdi. Turgut Özal’ın 1991’de vardığı noktaya, 22 yıl sonra varmış olmak da kat’iyen itirazı gerekmeyen olumlu bir gelişme.

‘Kürdistan’ sözcüğünün Tayyip Erdoğan tarafından kullanılması, ‘çözüm’ yönünde çok önemli bir adımdır. Nedenlerinin üzerinde daha sonra duracağız.

Türkiye Kürtlerinin hatırı sayılır bir bölümüne gelince.. Günlük konuşmalarında zaten daha ileri geçmiş durumdaydılar. Çoktandır ‘Kürdistan’ diyen bile yok aralarında. Irak Kürdistanı da demiyorlar. ‘Güney’ diyorlar kestirmeden. ‘Güney’ dedikleri vakit, Irak Kürdistanı demiş olduklarını anlıyorsunuz. ‘Rojava’ yani ‘Batı’ dedikleri vakit, kuzey ve kuzeydoğu Suriye demiş oluyorlar. İran Kürdistanı yerine (o isimde zaten bir eyalet var orada) ‘Doğu’ yani ‘Rojhilat’ diyorlar.

‘Kuzey’ dedikleri anda, coğrafya kitaplarındaki Türkiye’nin Güneydoğusu kastedilmiş oluyor; Osman Baydemir’in önceki gün ‘Türkiye Kürdistanı’ dediği yer anlaşılıyor. Ama ne ‘Güneydoğu’ diyorlar, hatta ne de ‘Kürdistan’, kestirmeden ‘Kuzey’...

Ne yani, bu günleri de mi görecektik? ‘Türkiye’nin bölünmesi’ne doğru mu gidiyoruz?

Hayır. Tam tersine. Zihinlerin genişlemesine, Türkiye’nin rahatlamasına doğru gidiyoruz.

Niye mi? Nasıl mı?

‘Kürdistan’ konusu üzerinde durmaya devam edeceğiz...