Kürtler için yeni dönem- 'Devlet' için Rojava dersi

Türkiye'nin bölgedeki 'tek aleni dostu' Barzani başkanlığındaki toplantıda PKK etkili biçimde ve 'alenen' temsil ediliyor.

Rojava, yani Kürtçe “Batı” sözcüğü artık Suriye Kürdistanı’nı ya da başka deyimle Suriye’nin Kürtlerle meskûn bölgelerini anlatmak üzere dilimize geçti sayılır. Uzun yıllar, “Irak Kürdistanı” dememek adına, daha doğrusu “Kürdistan” sözcüğünü kullanmamak için “Kuzey Irak” veya “Irak’ın Kuzeyi” gibi tanımlarla kendini oyalamış olan Türk siyaseti ve medyası, bu kez, “Kuzey Suriye” demiyor.
Oysa, Rojava’nın dolaşıma girmesi tam da “Kuzey Suriye”de son günlerde -16 Temmuz’da Serekaniye’de (Rasulayn) PYD’nin duruma tümüyle hâkim olmasından bu yana- şiddetlenen çatışmalar sayesinde oldu. Bir tarafta PYD’nin silahlı kolu sayılan YPG, diğer tarafta Devle el-İslamiyye el Irak wel Bilad eş-Şam yani “Irak ve Şam Ülkesi İslam Devleti” adlı el-Kaide lideri Eymen el-Zevahiri’ye bağlı örgüt çarpışıyor. Kimi yerlerde bu örgütün bir bölümü an-Nusra adını kullanıyor.

Çatışmalar, Türkiye’deki sıradan vatandaşın farkında olduğundan çok daha geniş bir alana yayılmış durumda. Bir yandan Serekaniye’nin 170 kilometre güneydoğusuna, ta Suriye’nin petrol bölgesi Rumeylan’a kadar dayanıyor; diğer yandan Serekaniye’nin 100 kilometre batısına, Akçakale-Tel Abyad’ın daha ötesine geçecek şekilde yayılma ihtimali içeriyor.
Şu sırada çatışmaların merkezinde Tel Abyad var. Burada, ÖSO bünyesi içinde kabul edilen el-Ekrad (Kürtler) adlı İslami eğilimli güçler, PYD ile ittifak haline girerek, Tel Abyad’ı el-Kaide türevlerinin elinden temizlemeye giriştiler.
Bundan önceki ittifaklar, koalisyonlar çöküyor ya da müttefik unsurlar yer değiştiriyorlar.

Ne oluyor? Neden böylesine geniş bir alanda yoğunlaşan çarpışmalar ve çatışmalar var? Bu gelişmeler niçin şimdilerde oluyor?

1- Gelişmelerin zamanlamasının Başşar Esad rejiminin Şam ve çevresini, Şam-Homs hattını ve giderek Homs-kıyı bağlantısını (Banyas, Tartus, Lazkiye) sağlama almaya başlaması, muhalefetin eline geçmiş bazı noktaları geri alması ve güçlerini söz konusu alanda yoğunlaştırmasıyla ilişkisi var.

2- Rejim gücünün büyük bölümünü söz konusu alanda toplayınca, ülkenin Irak sınırına yakın (petrol bölgesi) ve Türkiye sınırına paralel alanlarında “hâkimiyet” mücadelesi, bu bölgenin önemli bir bölümünde yerleşik Kürtler ile İslamcı muhalefet örgütleri arasında patlak verdi. Zaten bir yıla yakın süredir mevzii olarak sürdürülen mücadele canlandı.

3- Şu anda çatışmaların yaşandığı bölgenin her iki taraf açısından “stratejik” değeri ve anlamı var. Irak el-Kaidesi, kendisini Irak ve Şam Ülkesi (yani Suriye) olarak yeniden konumladı. Irak’ın silme Sünni bölgesi olan el-Anbar eyaleti ile kısmen Sünni Ninova (Musul) vilayetinin Suriye’ye bitişik ve Arap aşiretlerinin yaşadığı bölgeleri birleştirmek, bu bölgelerde yaşamakta olan Kürt unsurunu devreden çıkartmakla mümkün olabilecek. Giderek, Suriye’nin petrol bölgelerine de el konabilecek. Aynı şekilde, Suriye Kürtleri de, Irak Kürtleriyle bu bölge üzerinde kontrol sağladıkları takdirde coğrafi olarak buluşacaklar.

4- Suriye Kürtleri, Nusaybin’e bitişik Kamışlı’dan, Reyhanlı yakınlarındaki Afrin’e kadar Türkiye sınırına adeta yapışık bir alanda çoğunluk oluşturuyorlar. Afrin’in yanı sıra Suruç’un dibindeki Kobani’ye (Ayn el-Arab) tümüyle PYD hâkim. Şimdi Serekaniye de (Rasulayn) ele geçti. “Rojava”nın her kesiminde Kürtler yoğun değil. Doğu ve batı ucu arasında Tel Abyad’da Arap unsuru, Carablus’ta Arap ve Türkmen unsuru “Rojava”da “Kürt olmayan” paketler olarak bulunuyorlar. Tel Abyad’a hâkim olmak, “Rojava”nın iki ucunun bağlantısını sağlamak bakımından önemli.

Türkiye’nin normal olarak –üstelik hazır kendi Kürtleriyle “Çözüm Süreci” başlattığı bir dönemde, Suriye Kürtlerine arka çıkması ve el-Kaide türevlerinden uzak durması gerekiyordu. Ne var ki, giderek Suriye politikasını “mezhebi esaslar” üzerine oturtmaya başlayan ve bu noktada Başşar Esad’ın tuzağına düşmüş olan iktidar, “devletin geleneksel Kürt alerjisi”nin harekete geçirdiği reflekslerle Serekaniye’nin PYD kontrolüne geçmesi ve Suriye topraklarında “Kürtlerin özerkliği” ihtimalinin belirmesi üzerine, bir dönemde Irak Kürtlerine karşı ortaya konulan olumsuz tavrın aynısına sarıldı.

Ancak, 1990’larda yaşamıyoruz. 2010’lardayız. Irak Kürtlerine karşı tutmayan ve hastalıklı bir “ulusal güvenlik algısı”na dayandırılan politikanın Suriye Kürtlerine karşı tutması artık hiç mümkün değil.

Kürtler, artık, Kürtlerin tüm yaşadığı parçaların temsil edileceği “Ulusal Kongre” toplama gücüne, birliğine ve özgüvenine eriştiler. Bu “Ulusal Kongre” bir ay içinde toplanacak. Erbil’in 20 kilometre yakınında, Kürdistan Bölge Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’nin yaşadığı Selahaddin’de “Hazırlık Komitesi” toplandı. Önceki gün, bu vesileyle bir açılış konuşması yapan Mesut Barzani, “Allah’a şükürler olsun ki bugün farklı dönemi yaşıyoruz artık kimse Kürtlere silah zorla bastırmaya cesaret edemez. Bu gerçek artık bölge güçleri tarafından da anlaşılmıştır. Bu yüzden yeni dönemde Kürt halkının ve Kürt siyasi güçlerinin ortak açık ve örgütlü bir stratejiye ortak bir barış sözleşmesi yaratmaya ve tüm tarafların buna bağlı kalmasını sağlamaya ihtiyaç var” diyerek “Ulusal Kongre”nin amacına ilişkin ipucu verdi.
Ama şu sözleri de önemli ve dikkat çekiciydi: “Kürt Ulusal Kongresi bütün Kürt güçlerinin ve siyasi taraflarının en önemli amaçlarından biriydi. Uzun bir süredir sürekli olarak Sayın Mam Celal ve Abdullah Öcalan ile diğer Kürt çevreleriyle ilişki ve görüş alışverişinde bulunuyorduk.”

Bu sözler, Abdullah Öcalan’ı, şu anda sağlık nedenleriyle denklem dışı duran tarihi Kürt şahsiyeti Celal Talabani ve Mesut Barzani ile birlikte “üç ulusal Kürt lideri”nden biri konumuna oturtmuş oluyor. Böylece, PKK, PYD gibi “KCK bileşenleri” ve tabii ki BDP’yi de “Ulusal Kongre”nin temel aktörlerinden biri kılıyor.

“Kürt Ulusal Kongresi”nin gündeminin başında ise “Rojava”nın bulunacağı anlaşılıyor:
Nitekim, PKK yetkililerinden Sabri Ok, Selahaddin’deki “Hazırlık Toplantısı”nda dün konuştu ve “Gerçekten toplantımız ve ardından yapılacak olan ulusal kongre tarihi bir döneme denk geliyor. Bölge kaynıyor. Bu durum Kürt halkını da etkiliyor. Halkımız tarihinde ilk defa kendi özgürlüğüne ulaşıyor. Ama bölgede birçok kesim Kürtlerin özgürlüğüne kavuşmasını istemiyor. Bugün de haberlerde dinledik, Rojava’da Kürtlere yönelik saldırılar var. Kongremizin, toplantımızın Rojava’da halkımıza sahip çıkarak onu güçlendirmesi gerekir. Güney’de zaten bir statü var. Kürt halkı bundan gurur duyuyor ve başı dik durumdadır… Barışçıl mücadele ve kendini savunma savaşı geliştirilmesi gerekir ki sorun çözülebilsin” sözleriyle “Rojava”nın tüm Kürtler için önemine özel bir vurgu yaptı.
Şu olguya dikkat: Türkiye’nin bölgedeki “tek aleni dostu” Mesut Barzani’nin açılış konuşmasını yaptığı Selahaddin’deki toplantıda PKK etkili biçimde ve Sabri Ok (ve Ronahi Serhat) ile “alenen” temsil ediliyor.

Bölgede “yeni gerçeklikler” söz konusu ve bunlara hızla adapte olmakta yarar var. Gelgelelim, şimdilik görünen o ki, Türkiye’deki siyasi iktidar, Türk devletinin 1920’lerden 2000’lere kadarki söylemini bu kez AK Parti sözcüleriyle –başta Yalçın Akdoğan’ın laf salatalarıyla- tekrar ediyor.

Onlara şu “tarih dersi”ni bir kere daha hatırlatmakta yarar var: Kürtler için iyi olan Türkiye için de iyidir. Eğer, Kürtler “Rojava”da özgürleşmek ve bir özyönetim kurmak istiyorlarsa, bu Türkiye için özellikle iyidir.
Başka hiçbir neden olmasa bile, şu nedenden ötürü:
Çünkü, “Rojava” yani Suriye Kürtleri, Türkiye’nin ayrılmaz parçası Kürtler ile etle tırnak gibidirler. Onların ayrılmaz parçasıdırlar.