Kürtler, 'yolsuzluk şaibesi' altındaki iktidara omuz verir mi?

Türkiye'de bir tür 'Muhaberat' yani 'Baas rejimi'nin bir türevinin oluşturulmakta olduğunu fark etmiyor musunuz?

Bir önceki yazımın son cümlelerinden yola çıkarak, bir internet sitesi "İktidara savaş ilan eden Radikal gazetesi yazarı Cengiz Çandar, Kürtlere ‘çözüm sürecinden çekilin’ imasında bulundu" diye yazdı.

Yanlış. Tümüyle yanlış. Neredeyse bir yıldır ve özellikle Gezi’den bu yana, iktidar ve onun istihbarat bürokrasisinin beslediği ve yönlendirdiği tetikçilerinin hakkımdaki 'yalan rüzgârı'nın bir devamı bu satırlar.

Öncelikle 'iktidara savaş ilan etmiş' falan değilim. Bu ülkede önce askeri darbelere ve askeri vesayet rejimine karşı kendi çapımda katkıda bulunmaya çalıştığım 'demokrasi için mücadele'yi, Türkiye’yi adım adım bir 'polis rejimi'ne doğru götüren ve 'demokrasi için en büyük tehdit' haline dönüşmeye başlamış olan mevcut iktidara karşı da devam ettiriyorum.

Türkiye’nin ne tür bir rejime doğru sürüklendiğinin son örneği, internet ve HSYK yasalarının çıkarılmasının ardından hazırlanan MİT yasa taslağı. Avrupa Birliği’nin tüm 'demokratik normları'na aykırı gelişmeler söz konusu. Türkiye’de bir tür 'Muhaberat' yani 'Baas rejimi'nin bir türevinin oluşturulmakta olduğunu fark etmiyor musunuz?

Bunca yıl 'Kürt sorunu'nun 'barışçıl çözümü', Kürt halkının eşitliği, özgürlüğü ve demokratik hakları ve 'Türkiye’de demokrasi' için mücadele ettik. Dolayısıyla 'yolsuzluk ve hırsızlık fotoğrafı' ile kıskıvrak yakalanmış bir iktidar yapısının, bu yakalanışını örtmek ve gerçeği saptırmak amacıyla yürüttüğü "Çözüm süreci hedef alınıyor" demagojisini yutmayız. Kürt siyasi hareketi de yutmaz.
'Çözüm süreci', Kürtlerin lehine. Ayrıca, zaten Kürt siyasi hareketinin iradesi sayesinde, onun yüzü suyu hürmetine yürüyor. Kürtlerin 'Çözüm Süreci'nden 'çekilmesi' için hiçbir geçerli neden yok. Tam tersine, Kürt siyasi hareketinin yetkilileri, 'Çözüm
Süreci'nde ayak sürüyen iktidarı adım atmaya zorlamaya çalışıyorlar.

Ben de 'yürüyen' bir 'Çözüm Süreci'nden yanayım. 'Yolsuzluklar'ın örtülmesi için gerekçe yapılmasına karşıyım.
Zaten bizzat Abdullah Öcalan, 10 gün önceki son görüşmesinde, TBMM’de bazı tutanaklara müdahale edilmesini eleştirerek ve Tayyip Erdoğan’a gönderme yaparak, "Meclis’te ‘Kürt’ lafının tutanaklardan çıkartılması, halk nezdinde bu sürecin inandırıcılığına önemli darbe vurmuştur. Sen daha Kürt'ün lafına tahammül edemiyorsun, bu kafayla mı süreci yürüteceksin. Diyarbakır’da olunca söylemek, Meclis’e gelince çıkartmak, halkta derin kuşkulara yol açar, samimiyetsizliktir. Bu kararlılığı gösteremezsen darbecilerin elinde oyuncak olursun" demişti.

Tayyip Erdoğan’ın tetikçileri, bana değil Abdullah Öcalan’a laf yetiştirsinler. Aynı Öcalan daha birkaç gün önce şu sözleri de söyledi:
"Hükümet, seçimi bahane edip meselenin ciddiyetinden uzak bir noktaya savruluyor. Böyle devam ederse sürecin bitmesinin sorumlusu olur."

Öcalan ile görüşen ikinci kişi olan Pervin Buldan, "8 Şubat’ta Öcalan’la gerçekleştirdiğimiz 16’ncı görüşme diğer 15 görüşmeden çok farklıydı" demiş ve Öcalan’ın 'müzakerelere geçilmemesi' durumunda 'sürece katkı sunma koşullarının ortadan kalkacağına dair uyarılar yaptığını' bildirmişti.

Pervin Buldan’ın verdiği şu 'bilgi' de özellikle üzerinde durmaya değer idi:
"Öncelikli olarak şunu belirtelim ki, Sayın Öcalan’la devlet ve hükümet arasında herhangi bir anlaşmanın olmadığını herkes açık ve net bilmelidir. Bunu kendisi de açıkça ifade etmiş ve ‘Süreç tek yanlı olarak bizim çabalarımızla ilerliyor. Herhangi bir anlaşma yoktur. Bu sürecin bundan sonra gidebilmesi için proje ortaya konulmalıdır’ demiştir."

Bu 'bilgi'nin aktarılmasından birkaç gün sonra, BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, 15 Şubat’ta Özgür Gündem’e verdiği demeçte, "Sürecin zora girmesi, en çok da bizi huzursuz ediyor. Çünkü sürecin sahibi biziz ve süreç en çok da Türkiye ezilenlerini ilgilendiriyor. O nedenle hükümetin içine kendini düşürdüğü durum, süreci zora sokan bir aşamaya gelmiştir. Görünen o ki, hükümet bu haliyle giderse artık bu iktidar veya Başbakan’la yürünmeyeceği ortaya çıkacak" sözlerini sarf etti.

Abdullah Öcalan’dan Selahattin Demirtaş’a, söylenmiş bu sözlerden sonra, 18 Şubat’ta Tayyip Erdoğan’ın kalkıp, 'yolsuzluk soruşturması'nın 'Çözüm Süreci’ni hedef aldığını' söylemesinin gerçekle hiçbir ilişkisi yoktur ve Kürtleri, 'yolsuzluğa batmış' olan 'anti-demokratik iktidarının payandası' yapmaya çalışmaktır.

Gören görüyor zaten. Örneğin, Cafer Solgun, daha 13 Şubat’ta Taraf’taki köşesinde, "Malum, 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasını 'darbe, komplo, tuzak, suikast' olarak nitelendiren iktidar partisi ve görevli yorumcularının bu iddialarına kanıt olsun diye öne sürdükleri en önemli argüman; bütün bu olup bitenlerin hedefinin 'Çözüm Süreci’ni sabote etmek olduğu.

Ama bu yüksek hassasiyet, 17 Aralık ile başlamadı. İlk günden beri konuyla ilgili 'övgü' içermeyen her yaklaşım 'Yoksa barış istemiyor musun? Çözüme karşı mısın?' söylemleriyle bastırılmak istendi. 'Sürecin' ne şekilde kalıcı bir çözüme taşınabileceğine dair neredeyse her düşünce, görüş, öneri veya eleştirel yaklaşım sahibi adeta 'barış karşıtı olmak' ile itham edildi…" diye yazmıştı.

Bu yazısından dört gün sonra 'Asıl Mesele Çözüm Süreci mi?' başlıklı yazısında ise şu çarpıcı satırlara yer verdi:
"Kürt sorunu büyük bir barış sorunudur. Cumhuriyetin demokratikleştirilmesi, yeniden yapılandırılması, haydi Erdoğan’ın sevdiği şekilde ifade edelim: Bir 'yeni Türkiye' olabilmek sorunudur. Ama bir Başbakan'ın yolsuzluk şaibesi altındaki iktidarını ve kişisel siyasi istikbalini kurtarma sorunu değildir."

Budur işte. Benim dediğim ve bundan sonra da diyeceğim budur.
İktidar, Kürtlere yönelik 'yem' olarak kullandığı 'demokratikleşme paketi'ni seçim sonrasına ertelemiş. Bundan bir ay-iki hafta öncesine kadar sözünü bile etmediği İnternet, HSYK ve MİT yasalarını seçim sonrasına bekletmiyor ama.

'Demokratikleşme Paketi' ise bekleyebilir. Nedenini Mücahit Bilici’nin (Taraf, 19 Şubat, '3.Abdülhamit' başlıklı yazı) şu tespitinde bulabilirsiniz:

"Cumhuriyet tarihinin en güçlü hükümetlerinden biri olacaksın ama adam gibi bir anayasa yapamayacaksın. Yapmak için uğraşmayacaksın. Çünkü anayasa herkese verilebilecek haklar ve özgürlükleri topluca birden verecekti. Böyle büyük bir hediye hem de karşılıksız verilmemeliydi. O hediyeleri, birer seçim rüşveti olarak zamana yayarak ümit ve korku ortası bir kıvamda siyasi teyakkuz ve destek karşılığında ilgililere vermek siyaseten en hesaplı olanıydı. Sonuç: Darbe anayasası yerinde dururken büyük liderin bir gün her şeyi çözeceği ümidi ile siyasi destek nöbetine devam. Buna Kürtlerin Barış Süreci de dahil."

'Anti-demokratik' yollara saparak 'yolsuzluk ve hırsızlık'tan kendisini kurtarmayı amaçlayan böyle bir iktidara Kürtler omuz verir mi dersiniz?

Cevabı öğrenmek için bu yazıyı baştan okumaya başlayın...