Kuzey İrlanda'dan Güney Afrika'ya (2)

Her şeyiyle bizim mahalleden o kadar farklı ki, Kürt sorunu çözüm girişimlerine, Güney Afrika'dan ne ders çıkar acaba?

CAPE TOWN - Nomaindia Mfeketo, iki dönem Cape Town Belediye Başkanı olarak ‘dünyanın yedi doğa harikası’ndan biri sayılan Masa Dağı’nın eteğindeki bu çarpıcı şehre 8 yıl hizmet etmiş. Görevi 2006’da bitmiş. Cape Town Belediyesi’ni muhalefet ele geçirmiş. ANC kaybetmiş Cape Town’ı. Mfeketo, ANC’nin ‘MKYK’sında ve Güney Afrika Meclisi’nin başkan yardımcısı. Bu köşede dün yayımlanan fotoğrafı çektirirken kulağına eğilip soruyorum: Cape Town Belediye Başkanlığı mı Güney Afrika Parlamentosu’nun başkan yardımcılığı mı?
Saniye tereddüt geçirmiyor, çevresini gözleriyle kontrol edip fısıltı halinde bir sesle ve gülümseyerek: “Cape Town Belediye Başkanlığı.”
Güney Afrika’da biz DPI (Demokratik Gelişim Enstitüsü) heyetine mihmandarlık yapan Mandela döneminin eyalet bakanlarından ve ANC’nin eski milletvekili, Hint kökenli Muhammed Bhabha, ANC’nin Cape Town’da belediye seçimlerini kaybetmesini ANC’ye oy vermeyen beyaz oyların etkisine bağlıyor. Yeni belediye başkanı da bir kadın. Ama Nomaindia Mfeketo gibi siyah (yani African) değil. ‘Coloured’, yani ‘renkli’. Renkli demek, siyah-beyaz karışımı, melez anlamında kullanılıyor.

Muhammed Bhabda, ‘imtiyaz hiyerarşisi’ni şöyle sıralıyor: 1. Beyaz (ezici çoğunluğuyla Afrikaan), 2. Coloured (Renkli-Melez), 3. Hintli, 4. Simsiyah (African).

Simsiyah dememin sebebi, Güney Afrika jargonunda ‘siyah’ dendiği vakit, simsiyah olanlar ile renkli-melezler ve Hintliler bir arada anlaşılıyor.
Nüfustaki oranlar ise ters yönde, simsiyahlar yüzde 75-80 arası, Hollanda kökenli Afrikaanlar yani beyazlar yaklaşık yüzde 12, ‘Renkliler’ yüzde 8 dolayında, Hintliler ise yüzde 2.

ANC, Mandela ve diğer birçok liderinin üzerine titrediği çok-kimlikli yapısı bir yana, beyazlar nezdinde ‘siyahların temsilcisi’.

Cape Town ise merkezinde siyahların pek az hissedildiği bir şehir. Ya da apartheid dönemi olsun, sonrası ve bu günler olsun Güney Afrika beyazlarının kendilerini –diğer başkent Pretoria ile birlikte- en fazla hissettirdikleri şehir.

Nomaindia Mfeketo ile görüştüğümüz ve her köşesini gezdiğimiz parlamento binası, 1885 tarihini taşıyor. İçi de dışı da kolonyal mimarinin güzel örneklerinden. Parlamento binasının bulunduğu caddenin alt köşesinde, pastel sarı renkte, iki katlı küçük ve yine çok hoş bir mimarisi ile dikkat çeken bir yapı var. Üzerinde ‘Slave Lodge’ yazılı. ‘Köle Locası’ yani.

Güney Afrika’nın 1853 yılında toplanan ilk parlamentosu orasıymış. Binanın tarihi çok daha geriye gidiyor, 1679 yılına. ‘Slave Lodge’ yani ‘Köle Locası’ adını o zaman almış, çünkü o bina siyah kölelerin alınıp satıldığı ‘müzayede merkezi’ imiş.

Siyah insanların, köle olarak müzayede konusu olduğu bir ülke. Müzayede binası, ülkenin ilk parlamentosu ve bugün nüfusun yüzde 80’ine yakınını oluşturan insanların temsilcisi ANC’nin tek başına iktidarda bulunduğu, 19 yıl öncesine dek apartheid rejimiyle yönetilmiş olan çoğulcu bir demokratik ülke Güney Afrika.

‘Apartheid rejimi’nden demokrasiye geçmiş olan Güney Afrika’da ANC’nin oy oranı yüzde 64, ana muhalefet DA’nın (Democratic Alliance-Demokratik İttifak) ise yüzde 18. Geri kalan yüzde 18 ise bir dizi küçük parti tarafından bölüşülüyor.

Tarihiyle, arkaplanıyla, demografik yapısıyla, kültürüyle, coğrafyasıyla, topografyasıyla, her şeyiyle ‘bizim mahalle’den o kadar farklı ki, Kürt sorunu çözüm girişimlerine, Güney Afrika’dan ne ders çıkar acaba?

DPI heyeti, duyduğu ve dinlediği her şeyi, Kuzey İrlanda sorunu çözüm çalışmalarında olduğu gibi, anında kafasında Kürt sorunu ve çözümüne tercüme ettiği için, Mfeketo’ya sorduğum soruya ilişkin olarak, yanımda oturan BDP milletvekili Ayla Akat’a takılıyorum ve “Bu soruyu sizin için sordum; Tayyip Bey’e ne kadar borçlu olup olmadığınızı anlamanız için” diyorum.

Soru şuydu: “F.W. de Klerk için ne hissediyorsunuz? Bir ortak mı? Ne de olsa Mandela’nın cumhurbaşkanlığı sırasında iki cumhurbaşkanından biri olarak Güney Afrika’da ilk kez siyahların iktidar olabildiği bir sisteme katkı vermişti. Tarihi bir şahsiyet, uluslararası çapta bir devlet adamı mı? Ne de olsa, Nelson Mandela’nın hapisten çıkarılmasını, serbest bırakılmasını sağlamış, iktidarın ona devredilmesinin önünü açmıştı. Yoksa bütün bunları yapmaya mecbur kalmış bir beyaz yönetici mi?”

Mfeketo duraladı, “De Klerk hakkında mı ne hissediyoum, yaptığına dair mi ne düşünüyorum?” diye karşı-soru yöneltti.

“İkisi de...”

Nomaindia, düşünen tüm siyahların ortak duygularını tercüme edercesine “Duvarın üzerinde yazılı yazıyı doğru okumasını bildi” diye girdi, “Durum böyle devam edemezdi. Bu kan banyosu böyle süremezdi. Güney Afrikalılar olarak oturup konuşmalıyız. Bunun vakti geldi diye düşündü. Bu nedenle Mandela’yı serbest bıraktı. Bu, kendi duygularının değişmiş olduğu anlamına gelmiyordu. Dönem öyle gerektiriyordu. Ama onu duvarın üzerindeki yazıyı okumayı becermiş olduğu için selamlıyorum. Ayrıca Güney Afrika üzerinde küresel baskı vardı. Güney Afrikalı beyaz yöneticiler dünyada pek az ülkeye gidebiliyorlardı. Güney Afrikalı olmak dünyada hiç de onur duyulacak bir şey değildi. Yani o adımları atmaya mecbur olduğu bir dönem söz konusuydu...”

Türkiye’de gelinen nokta ‘taraflar’ açısından analiz edildiğinde, böyle bir ‘algılama’yı çağrıştıran sözcüklerle ifade edilebilir mi? Ya da ifade edilmeli mi? Bunu, okuyucuların ferasetine bırakmak en doğrusu.

Bununla birlikte, ‘çözüm’ün ‘vakti gelince’ mümkün olabildiğini, yani bir bakıma Güney Afrika’nın siyah ve kadın parlamento başkan yardımcısının bu konudaki yaklaşımını özünde doğrulayan bir bakış açısını F.W. de Klerk’in sağ kolundan, çözüm müzakerelerinde beyaz rejimi temsil eden heyette yer almış özel kalem müdürünün, şimdi ‘F.W. de Klerk Vakfı’nın direktörü Dave Steward’dan dinledik.
Nomaindia Mfeketa’dan önce Nelson Mandela ile birlikte Nobel Barış Ödülü’nü almış olan ‘Beyaz Yönetim’in son cumhurbaşkanı F.W. de Klerk ile randevumuz vardı. De Klerk, Portekiz’e gitmek zorunda kalmış, bize yazıyla görüşlerini ileten bir metinle birlikte, sağ kolunu, Dave Steward’ı gönderdi.

Dave Steward, sadece teniyle değil, iliklerine kadar ‘beyaz’ olduğu hissini uyandıran vurgularla konuşuyor. ‘Beyaz gözü’ ile ‘çözüm’ün gerekçesini açıklarken: “Sofistike insanlar olarak, biz Güney Afrikalılar (beyazları kastederek cç), durumun gerek siyasi gerekse ahlaki olarak sürdürülemez noktaya geldiği sonucuna vardık. Gerek ulusal gerekse uluslararası dengeler, lehimize değildi.”

Soğuk Savaş’ın bitiminin de apartheid rejimine son verilmesiyle ilişkisine gönderme yapıyor; “Sovyetler yıkılmasaydı süreç çok daha uzardı” diyor.

Peki, ‘Beyazlar’, 300 yıl süren iktidarlarının siyahlara geçmesine yol açan De Klerk hakkında ne düşünüyorlar? Steward’ın sözleri: “Tehdit mektupları aldığımız oldu. F.W. de Klerk’ı ‘hain’ olarak görenler de var. Ama bunlar beyazların yüzde 30 kadarı.”

F.W. de Klerk’in sağ kolu, tekrar tekrar, ‘uzlaşma’yı ya da ‘çözüm’ü ‘zamanının gelmesiyle’ açıklıyor. ANC’nin silahlı mücadelesinin etkisini esas faktör olarak görmüyor. “ANC hiçbir vakit gerçek bir askeri tehdit oluşturmadı. Asıl sorunumuz, ülkenin yönetilemez hale gelmesiydi” değerlendirmesini yapıyor. Siyahların hareketliliği ve başkaldırısı evet; yoksa ‘silahlı mücadele’nin iktidarı değiştirecek gücü olmamış ona göre. Nitekim, “1980’lerde Güney Afrika hükümeti, bir askeri tehdit olmadığı hükmüne varmıştı” diye söylediklerine vurgu yapıyor. Bu hükme rağmen Nelson Mandela’nın ‘silahlı mücadeleye girişmek’ suçlamasından ötürü, dile kolay, 27 yıl hapis yatması ilginç değil mi?

Eski ‘beyaz rejim’in ‘sofistike’ temsilcisi Steward, bizim Ahmet İnsel’in “Eğer beyazların nüfustaki oranı yüzde 40 olsa aynı süreç yaşanır mıydı?” sorusunu gülümseyerek, “İlkeler değişmezdi belki ama güçler dengesi farklı olurdu tabii” diye karşılıyor.

‘Güçler dengesi’... Sihirli sözcük bu, onun dilinde. ‘Çözüm süreçleri’ ve değişimi anlamak için anahtar. Bir de, tabii, ‘çözüm’ün iktidar değişiminin ekonomide beyazların kontrolünün devamını güvence altına almasıyla da ilişkisi var. Dave Steward, o rahatlıkla konuşuyor; “Siyahlara devredilen toprakların yüzde 90’ını işletmeyi beceremediler” diyor, yüzüne hafiften oturan bir ‘beyaz gülümseme’ ile.
Güney Afrika’da ekonomi hâlâ beyazların kontrolünde ve Güney Afrika, Siyah Afrika’nın en güçlü ekonomisi. Şaka değil, Brezilya, Hindistan ve Çin’le birlikte sayılıyor adı; bir BRICS ülkesi.

Güney Afrika’da bir siyah orta sınıfın doğumundan ve bunun tüm siyasi denklemi –bir vade sonra ANC iktidarını- değiştirecek olmasından söz edilmekle birlikte, yoksul beyaz yok. Yoksul siyah çok. Bu olgu, Cape Town’da anlaşılmıyor. Johannesburg ve özellikle Soweto’yu görünce, ‘çözüm’ün siyahlara ne getirdiği ve getirmediğini anlayacağız.

Güney Afrika deneyiminden, Türkiye’nin ‘Kürt sorunu’na çıkacak dersler var mı? Ne olabilir?

Bakıyoruz...