Kuzey İrlanda'dan Güney Afrika'ya (3)

Belki de, bir 'çözüm süreci' için Güney Afrika'dan çıkacak en büyük ders, hiçbir vakit vazgeçilmeyecek, bitmeyecek, hep sürecek olan bu temel duygu. Umut...
Kuzey İrlanda'dan Güney Afrika'ya (3)

Fotoğraf: CHP ANKARA MİLLETVEKİLİ LEVENT GÖK

OHANNESBURG/SOWETO – Vilakazi Sokağı ile Ngakane Sokağı’nın kesiştiği köşenin tam karşısında, kaldırımda sıralanmış siyah delikanlılarla teklifsiz bir sohbete koyulmuşuz. Batan güneşin loşluğu Soweto’nun üzerine çöküyor.
Aralarında en geç olanı sözü diğerlerine bırakmayıp siyasi tahliller yapıyor. Kendisini ‘politikacı’ olarak tanımlıyor. Diğer arkadaşlarının her biri telekomünikasyondan bilgisayara çeşitli mühendislik dallarında üniversitede okuyorlar; o ise lise sondaymış ve seneye siyaset bilimi okuyacakmış. Biraz da o nedenle, siyaset konusunda hepsinden daha iddialı. Ya da siyasete merakından ötürü siyaset bilimi okuyacak.
“Kaç yaşındasın?” sorusuna, bu kadar bilgiç olmanın gururuna yaşının alçakgönüllülüğü karışan sevimli bir yüz ifadesiyle “Sadece 18” karşılığını veriyor.
“Yaz şuraya adını” diyorum, bir kâğıt parçasını uzatıyorum; “Bakarsın, 15-20 yıl içinde dünya çapında bir siyaset adamı olursun, ben de sağda solda hava basarım seni tanıdığım için” diyorum. Yazıyor: Lebohong Mlageni.
‘Aynı kuşaktan olan beyaz gençlere içinde bir nefret duyup duymadığını’ soruyor Bejan Matur ona. Lebohong Mlageni, “Bizim lugatimizde öyle nefret ya da kıskançlık gibi sözcükler ve duygular bulunmaz” diyor. “Hıristiyan kültürümüz bu gibi düşünceleri önler...”
Belki de bu hal, Hıristiyan olmaktan ziyade Güney Afrikalı siyah olmakla ilgili. Zira bir gece önce, Cape Town’da Afrika müziğinin davul gürültüleri arasında bir restoranda bize konuşan Komünist Partili (Hintli Müslüman kökenli) bir bakan yardımcısı Yunis Carrim, “Tüm Afrika’da Güney Afrikalılar kadar affetme duygusuna sahip, yüreği şefkatle dolu insan bulamazsınız” demişti.
Siyah mücadelenin yüreğinde Soweto’da siyah delikanlılarla konuşurken bu saptamanın ne kadar isabetli olduğu hissediliyor. Bu hissi edinebilmek için belki de Vilakazi Sokağı’ndan daha uygun bir yer bulunamaz. Rehberimiz Muhammed Bhabha, Vilakazi Sokağı’nı ‘dünyanın en eşsiz sokağı’ olarak ilan etmişti bile. 

Neden mi öyle?
“Dünyada iki Nobel Barış Ödülü sahibi birden çıkaran tek sokak!”
Vilakazi Sokağı, 200-250 metrelik dik olmayan bir yokuş. Alt köşesinde Desmond Tutu yaşamış. Üst köşesinde Ngakane Sokağı ile kesiştiği yer ise Nelson Mandela’nın 1948’den 1962’de uzun hapishane serüvenine başlayana kadar yaşadığı 8115 numaralı ev. Mandela, 27 yıl hapis yattıktan sonra tahliye olduğunda, Cape Town’da halka hitap ettikten sonra, Soweto’daki evine dönmüştü. “Hapishaneden çıktığımı No: 8115’e vardığımda yüreğimde hissettim. Benim için No: 8115 dünyamın merkezi, zihin coğrafyamda X olarak işaretlenmiş yerdir” demişti.
No: 8115, 1945 yapımı, tek katlı, düzayak, kırmızı kiremitli sade bir bina. Karşısında, Ngakane Sokağı’nın köşesinde ‘Mandela Aile Lokantası’ yazıyor kocaman camekânın üzerinde. Sanki Soweto’da değil, Anadolu’nun bir köşesinde hemşerilerimizin arasındaymışız gibi bir tuhaf bir duyguyla salınıyoruz. Hoş bir enerjisi var çilekeş Soweto’nun.
Mandela, Soweto’daki evinde topu topu 11 gün yaşadı ve şimdi yaşamakta olduğu Johannesburg’un şık semtlerinden şehrin kuzeydoğusunda Houghton’daki yeni evine geçti. Şu sırada 94 yaşını devirmiş durumda. O evin yakınından geçtik. Kimseyi görecek hali yok. Yakınlarda hastaneden eve çıktıktan sonra Cumhurbaşkanı Jacob Zuma ve ANC yetkililerinin ziyaretinin televizyon görüntüleri, şu sıralarda Güney Afrika’da siyasi polemik başlattı.
Muhalefet, iktidardaki ANC’yi Nelson Mandela’yı ‘istismar etmekle’ suçluyor. Televizyon görüntülerinde çok bitkinmiş, kabile adıyla Madiba. ANC için ise Mandela ‘ANC’nin malı’. Böylece, yaşarken bir efsane Mandela ve hiçbir efsanenin başına gelmeyecek cinsten, daha yaşarken siyasi polemiklerin mezesi oldu.
Ne olursa olsun, Johannesburg’un 2010 Dünya Kupası’na ev sahipliği yapan mimari harikası, muhteşem stadyumunun bulunduğu Soccer City yakınlarındaki Apartheid Müzesi’ne giderseniz müzenin duvarında boydan boya asılı bir Mandela posterinde alt alta sıralanan basit ve ama doğru sıfatları, yaşarken ölümsüzlüğünün ilanı gibi duruyor:
Comrade, Leader, Prisoner, Negotiator, Statesman.
Yani; Yoldaş, Önder, Tutuklu, Müzakereci, Devlet Adamı.
Bu kadar! Cape Town’da Mandela için “Afrika’nın ruhudur o. Sıradan her bir Afrika insanının kesiştiği, bir bedende buluştuğu kişidir. O yüzden önder oldu. O yüzden halk onu izledi...” değerlendirmesini işitmiştim.
Johannesburg’daki Apartheid Müzesi’ne o yüzden günün her saati, ülkenin her yanından, her yaştan insan akıyor. Müzenin önüne otobüsler dizilmiş. Birinin önü kıpkırmızı giysilerinin üzerindeki siyah kafalarıyla gelincik tarlasını andıran ve ilkokul çağının hemen başındaki dünyanın en sevimli ufaklıklarının arasına dalıyorum. Birlikte fotoğraf çektiriyoruz. Kendileriyle tezat halinde, tek bir saç teli bile siyah olmayan adama, en ufak bir yabanilik duymadan sarılarak fotoğrafa giriyor gelincik çiçeği küçük arkadaşlarım.
Ta Pretoria’nın kuzeyinden geliyorlarmış. Küçücük Güney Afrikalılar, okuma-yazmayla birlikte apartheid’in yani ırk ayrımının tarihini, Nelson Mandela’yı öğrenerek büyüyecekler.
Johannesburg, sadece Güney Afrika’nın değil, Afrika’nın güney yarısının en büyük şehri. Koca kıtanın ise Kahire’den sonraki ikinci büyük şehri. 1886’da altının bulunmasıyla kurulmuş. Altın madenlerinin mahallindeki Apartheid Müzesi. Uzun yıllar dünyanın bir numaralı altın üreticisi olan Güney Afrika’da altın madeninde tabii ki siyahlar çalıştırılmış. Beyazlar, bir yandan da siyahları şehre sokmak istemedikleri için şehrin çevresinde siyah ve işçi sınıfı kentleri oluşmuş. Soweto bunların en önemlisi. İngilizce South West Townships yani Güney Batı Beldeler sözcüklerinin ilk hecesinden oluşan bir isme sahip. Silme siyah. Yüzde 99’un üzerinde.
Çoğunlukla 80 metrekareyi aşmayan derme çatma teneke gecekondularda 3-4 milyon kişinin yaşadığı Soweto, 1976’daki siyah gençlik ayaklanmalarıyla ve büyük can kaybıyla bedel ödeyerek adını duyurmuştu. 1994’ten bu yana iktidarda bulunan ANC, büyük bir konut ve kentsel dönüşüm programıyla Soweto’yu apartheid dönemindeki sefil halinden çıkarmış ama Johannesburg’un eteklerinden güneybatı yönüne doğru bakılınca Soweto, tek katlı evlerin ufka kadar bütün bir platoyu doldurduğu, yine de bir işçi sınıfı ormanı görüntüsü veriyor.
2 milyon yeni konut yapmış ANC. Yani 10 milyon siyah nispeten doğru dürüst yaşayabilecekleri evlere kavuşmuşlar. Nüfusun beşte biri. Soweto’da bile siyah orta sınıfın doğumu sezilebiliyor. Siyahların onda biri, 4 milyon kadar. 40 milyon siyah yine yoksul. Ama umutlu.
Umut, Güney Afrika’nın siyahlarının en büyük sermayesi.
Belki de bir ‘çözüm süreci’ için Güney Afrika’dan çıkacak en büyük ders, hiçbir vakit vazgeçilmeyecek, bitmeyecek, hep sürecek olan bu temel duygu.
Umut...