Kuzey İrlanda'dan Güney Afrika'ya (7)

Güney Afrika derslerinin ışığında Türkiye'de 'çözüm süreci'nin neresindeyiz diye sorarsanız; Cevap: Dört aşamanın bir buçuğuncu aşamasındayız.
Kuzey İrlanda'dan Güney Afrika'ya (7)

Moe Shaik

Güney Afrika’da gerçekleştirdiğimiz ziyaretin ilk bölümü Cape Town’da tamamlandı. Bir buçuk yıl önce Kuzey İrlanda ve İrlanda Cumhuriyeti’ndeki çalışmalarda birlikte bulunduğumuz arkadaşlarımın bir bölümüne sordum: “Bizdeki Kürt sorunu açısından, karşılaştırılmalı çözüm örneklerinde hangisi daha öne çıkıyor: Kuzey İrlanda mı, Güney Afrika mı?”
Ortak kanı, Kuzey İrlanda olarak ifade edildi. 

Türkiye’deki Kürt siyasi hareketinin, dış dünyadaki çatışmalı çözüm örnekleri söz konusu olduğunda, ‘ilk üçlü’ adeta değişmez biçimde, ‘Güney Afrika, Kuzey İrlanda ve Bask Modeli (İspanya)’ olarak sıralanır. 

Bu bakımdan, gerek Kuzey İrlanda ve gerekse Güney Afrika üzerinde çalışanların, Türkiye’nin Kürt sorununun çözümüne Kuzey İrlanda’nın daha güçlü bir izdüşümü düşürdüğü kanaatine varmış olmaları ilginç. 

Ancak bu ‘gözlem’, ziyaretin Cape Town olan ilk ayağına ilişkindi. Daha yoğun bilgi bombardımanı ve izlenimlerin çoğalmasıyla geçen Johannesburg, Soweto, Pretoria ve tekrar Johannesburg temaslarından sonra aynı kanaat sürüyor mu, emin değilim. 

Türkiye’ye dönüldükten sonra, DPI grubunda yer alan Ak Parti, CHP ve BDP milletvekilleriyle çeşitli basın organları görüşmüş ve onların izlenimlerinden naklen ‘Güney Afrika Türkiye’ye örnek olamaz’ başlığını çıkartmışlar. Milletvekillerinin ne söylediğine dikkatle bakılırsa ‘birçok açıdan Güney Afrika modelinin Türkiye’ye örnek olamayacağını’ belirtmişler.
Türkiye ile Güney Afrika’nın birbirlerine benzemeyen yönleri benzeyenlerden, tabii ki, çok fazla. Hiçbir ülke, bir diğerine taklit edilmek üzere örnek olamayacak olsa da ‘müzakere çözümleri’nin ‘ortak özellikleri’ var. Alınması gereken ‘dersler’ bunlar ile ilgili. O bakımdan, Türkiye’de Kürt sorunu bağlamında, Güney Afrika’dan alınacak ‘dersler’ elbette var.
Açıktan söylemeye kimsenin dili varmıyor ama iki ‘örnek’ arasında çarpıcı benzerlik, her ikisinde de çatışmaya birinci derecede taraf iki şahsiyetin uzun yıllar süren ‘tutukluluk’ hali. Nelson Mandela, Robben Adası’nda (Cape Town’dan görünüyor) 18 yıl hapis yattı. (Toplamda 27 yıl) Abdullah Öcalan ise İmralı Adası’nda (İstanbul’a yakın) 14 yılını doldurdu.
Kamuoyundan ‘gizli’ olarak gerek Mandela gerekse Öcalan’la tutukluluk süreleri içinde ve yıllar sürecek şekilde görüşüldü. Bu, kimilerine sevimli gelmese ve üzerinde konuşulmak istenmese de az buz bir benzerlik ve paralellik değil. Bu ‘benzerlik olgusu’ndan hareketle ‘müzakere süreci’ne ilişkin bazı ‘dersleri’ Güney Afrika’dan edinmek, iki ülke ve durum arasındaki çok sayıda ‘benzemez’e rağmen, elbette mümkün. 

Moe Shaik, bize birkaç ilkeyi şöyle sıraladı: 

“1. Çok kez, müzakereler, müzakere etmekte olduğunuz şey neyse onun doğasını değiştirir. Müzakerede açık fikirli, esnek olmalı ve nihai amaçtan gözünüzü hiçbir zaman ayırmamalısınız. Güney Afrika’da nihai amaç, ‘birleşik; ırk ve cinsiyet ayrımı yapmayan demokratik bir ülke’de yaşamaktı. Eğer, müzakereler esnasında karşı tarafın teslimiyetini elde etmeyi tasarlıyorsanız, hiç vakit kaybetmenize gerek yok, savaşmaya geri dönün o takdirde. 

2. Çok kez stratejinizi (amacı elde etmeye yarayan planınıza strateji denir) uygulamaya çalışırken karşı taraf, bu gibi konuları müzakere etmeye yetkili olmadığını size söyler. Örneğin, beyaz nüfusun bu haliyle süreci desteklemeyeceğini bize söylemişlerdi. Bunun üzerine ANC, Milliyetçi Parti’ye ‘O halde gidin yetki alın, gelin’ dedi. Hükümet sadece beyazların katıldığı bir referanduma gitti ve yüzde 75’e yakın bir oran, sürece destek çıktı. ANC, karşı taraf, ‘Bizim bunu görüşmeye yetkimiz yok’ dediği vakit, ‘Öyleyse, biz de savaşmaya geri dönüyoruz’ demedi. Tersine, hükümetin beyazlardan yetki alarak görüşmeye devamında ısrar etti. 

3. Bir çatışmalı sorunda, askerin toplumdaki rolünün ne olduğunu bilmek zorundasınız. Aksi halde asker, siyasetçilere isteklerini dikte eder.
Bir başka önemli ‘ders’ ise müzakerelerin ülkesinde yapılmasıdır. İlk temaslar hep gizli ve istihbarat örgütünün rol almasıyla olmakla birlikte, iş, müzakere aşamasına gelince, doğrusu ülke içi. Moe Shaik, bunun için, “Eğer müzakereler ülkede olursa, müzakerelerin hızını halk ayarlar. Eğer dışarıda üçüncü bir tarafın ülkesinde olursa, halktan kopuk bir şekilde yürür” dedi. 

Kuzey İrlanda çözümü de neticede, başkent Belfast’ta tüm tarafların katılımıyla 1998 yılında ‘Hayırlı Cuma Anlaşması’na varılmasıyla başarıya ulaşmıştı.
Bu ‘ders’, Türkiye’de şu andaki süreç ile ‘gizli’ yürütülen ‘Oslo süreci’ arasındaki çarpıcı farkı da yansıtıyor. 

Burada dikkat edilmesi gereken bir başka ders –ki, Kuzey İrlanda için de geçerli- barış ve çözüm görüşmelerinde tüm tarafların, siyasi partiler ve sivil toplum örgütlerinin katılması. Belfast Anlaşması örneğinden gayri, Güney Afrika’da da irili ufaklı 19 siyasi partinin süreçte yer aldığını Roelf Meyer söylemişti. Uzlaşabilmek ve ilerleyebilmek için ‘yeterli konsansüs’ adını verdikleri bir kural benimsemişler. Eğer, iki ana taraf, ANC ile Milliyetçi Parti uzlaşırsa, ‘yeterli konsansüs’ sağlanmış sayılıyor. 

Türkiye’deki sürecin en temel zaafı, Kuzey İrlanda ve Güney Afrika’daki gibi ‘katılımcılığı’ sağlamamış olması. Ana muhalefet partisi CHP’nin süreç dışı kalması, sadece kendi tutumuyla açıklanamaz durumda. Katılması şart. Hem de ‘olmazsa olmaz’ şart. 

Bu arada, Türkiye’de ‘müzakere aşaması’na girilmiş olduğu da tartışmalı bir konu. Güney Afrika’da Roelf Meyer ile Cyril Ramaphosa, 40’ar kişilik ‘müzakere heyetleri’ne başkanlık eden iki başmüzakereci ve hemen her gün, kamuoyuna yansımayacak şekilde, ilki FW de Klerk, ikincsi Nelson Mandela ile temas etmiş ve nihai kararı onlara bırakmışlar. Müzakerelerin kesildiği durumlarda, hemen her gün adı geçen ikili bir araya gelmiş. 

40’ar kişilik heyetler ise temel haklar, yargı, devletin niteliği, merkez ile çevre ilişkisi, kültür ve diller korunması gibi alanlarda çalışan 6 alt-komiteye ayrılarak çalışmışlar.
Güney Afrika’da 1990 öncesi birkaç yıl süren ve istihbarat örgütünün rol aldığı ‘gizli temas dönemi’ni, 1990’da Mandela’nın serbest bırakılmasından 1992’ye kadar geçici anayasanın hazırlandığı iki yıllık ‘müzakere dönemi’ izlemiş; 1994’te ilk demokratik seçimler ve ‘ulusal birlik hükümeti’nin kurulmasından sonraki iki yıl, 1996’ya kadar yeni anayasanın yapılması dönemi. 

Her ülkenin deneyimi farklı tabii ki. Ama gizlilik, açığa çıkış, müzakereler ve nihai çözüm aşamaları hiçbir ‘çatışma çözümü örneği’nde fark etmiyor.
‘Güney Afrika dersleri’nin ışığında Türkiye’de ‘çözüm süreci’nin neresindeyiz diye sorarsanız; Cevap: Dört aşamanın bir buçuğuncu aşamasındayız. ‘Gizlilik’ten ‘açık temas’a geçildiği, ‘müzakere eşiği’ dönemindeyiz denebilir. 
İşin en başında değil ama başlarında sayılırız.