'Mam Celal'e vefa ve 'barış süreci'

Bugünkü sürecin başlangıcında Talabani var. Bundan önceki birçok barış hamlesinin ardında olduğu gibi.

Berlin’den selamı geldi ve bir de sitem. Sitem bana değil. ‘Barış süreci’ne sahip çıkılırken onu hatırlamayanlara, adını anmayanlara.
Celal Talabani’den söz ediyorum. Herkesin ona seslendiği sıfatı ve ismiyle ‘Mam Celal’den. Bir yıla yakın bir süre önce, Aralık 2012’de art arda iki beyin kanaması geçirmiş ve adeta mucize kabilinden hayatta kalıp, Berlin’e götürülmüş olan Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’den. Diğer sıfatıyla (Irak) Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin lideri Mam Celal’den.

Celal Talabani, Berlin’de bir hastanede yoğun bir fizyoterapi tedavisinden geçiyor. Durumunda görece ilerleme var ama henüz hastaneden çıkacak durumda değil. Onun faal bir konumda bulunamaması, Türkiye’deki ‘barış süreci’ açısından talihsizlik.

Geçen haftaki ‘Diyarbakır buluşması’ şayet ‘barış süreci’ üzerine düşen gölgenin kaldırılması, önündeki ‘tıkanıklık’ın aşılması idiyse Tayyip Erdoğan ve Mesut Barzani, en ziyadesiyle Abdullah Öcalan’ın ismini anmadıkları için ‘PKK-BDP hattı’nda yer alan çevrelerin eleştirisini üzerlerine çektiler. Bu ‘hat’ nezdinde, Türkiye’de bugün Kürt sorununa ilişkin bir ‘barış süreci’nden söz edilecekse bunun ‘mimarı’, bunu ‘mümkün kılan’, bunu ‘başlatan’ Abdullah Öcalan. Bu ‘tez’in temel dayanağı ise Diyarbakır’da bir milyonu aşkın kişinin önünde Kürtçe ve Türkçe okunmuş olan Öcalan’ın ‘tarihi’ olarak nitelenen 21 Mart Newroz mesajı.

Kürt olup, geçen hafta Diyarbakır’a gelip Abdullah Öcalan’dan söz etmeden Türkiye’den ayrılmanın kolay olmadığını sezmiş olmalılar ki gerek Şivan Perwer düzenlediği basın toplantısında gerekse Mesut Barzani, Diyarbakır Belediyesi’ni ziyaretinde Abdullah Öcalan’ı ‘serbest görmek’ isteklerini dile getirdiler.

Öyle ki Tayyip Erdoğan’ın yeni ‘jeopolitik partneri’ ile belki de ayrı düştüğünü ifade etmek zorunda hissettiği tek konu da bu oldu. Çarşamba gecesi iki televizyon kanalına konuşurken “Barzani böyle bir ifade kullanmışsa yanlış yapmıştır. Aramızda geçmedi. Bu onun da ilgi alanında değil, benim de ilgi alanımda değil. Yargı hükmünü vermiştir” dedi.

Bu sözlerin ‘barış süreci’nin yakın gelecekteki selameti açısından bir yararı elbette ki yok. Doğruluğu ve geçerliliği de şüpheli. Tayyip Erdoğan, kendisinin uygun gördüğü ‘zaman ve mekânda’, bir başka vesilede söylediklerinin yüz seksen derece tersini söylüyor, bu nedenle yukarıdaki cümlelerinden Abdullah Öcalan’ın ‘şartları’ ile ilgili hiçbir gelişmenin olmayacağını söylemek yersiz.
‘Diyarbakır buluşması’ öncesi ve sonrasında yaşanan gelişmeler, farklı değerlendirmeler ve çeşitli açıklamalar, aslında, Ortadoğu’nun özellikle Kürt sorunu söz konusu olduğunda en deneyimli ve en yapıcı ‘power broker’ının yokluğunu ve onun gerekliliğini ortaya koyuyor olmalı: Mam Celal!

‘Barış süreci’ne gönderme yapılırken onun adından söz etmeyi ne Başbakan Tayyip Erdoğan ne Kürdistan Bölge Yönetimi Başkanı Mesut Barzani ve ne de ‘PKK-BDP hattı’ndakiler hatırladılar.

Hatırlamaları mı gerekiyordu?
Evet. Çünkü bugünkü ‘barış süreci’nin de arkasında, başlangıcında Celal Talabani var. Bundan önceki ‘Türkiye’nin Kürt sorunu’yla ilişkili birçok ‘barış hamlesi’nin ardında yer almış olması gibi.

Turgut Özal döneminde, 1993’te PKK’nın ilk ateşkesi, o günden bugüne süren barış girişimlerinin ilk ve çok önemli kilometre taşı, büyük ölçüde onun katkısı belirleyiciydi. Mesut Barzani bile bugün, Tayyip Erdoğan’dan önce konuya en esaslı şekilde el atanın Turgut Özal olduğunu hatırlatıyor. Turgut Özal, Celal Talabani üzerinden çözüm girişimlerini devreye sokmaya çalışmıştı.

‘Oslo süreci’ diye bilinen 2006-2007’de başlayan ‘girişim’ de Celal Talabani’nin rol almasıyla mümkün olabilmişti. Her attığı adımı Tayyip Erdoğan ile koordine etmeye çalışmıştı.

Şimdiki ‘barış süreci’nin başlayabilmesinde de önce onun kapısı çalındı. Abdullah Öcalan’ın müdahalesini getiren ve Kasım 2012’de İmralı’da Öcalan’ı ‘merkez’ alarak başlatılmış diye bilinen bugünkü ‘süreç’in de bir ‘evveliyatı’ söz konusu.

Daha ‘açlık grevleri’ başlamadan önce, Celal Talabani devreye girmişti. Devlet ile PKK arasında, 1990’ların o kara günlerinden sonraki en kanlı dönem yaşandığı sıradaydı. 2012 yaz aylarını hatırlamaya çalışın. Celal Talabani, dizlerinin tedavisi için yine Berlin’deydi. Hakan Fidan, 2012’nin ağustos ayında Celal Talabani ile ‘süreç’in başlayabilmesi için Berlin’de görüştü.

Celal Talabani’nin Ankara’da 2000 yılından beri bir temsilcisi bulunuyor. Behruz Galali, sayısız ‘barış girişimi’nde Talabani adına gösterişsiz biçimde rol aldı. Geçen gün bana Berlin’den gelen ‘sitem’i aktarırken kendisinin ‘67 kez’, Ankara, Süleymaniye, Erbil ve Bağdat arasında ‘mekik dokuduğunu’ söyledi. Tam 67 kez.

Behruz Galali’nin, Türkiye ile Irak Kürdistanı arasında ‘67 kez’ PKK’yi merkezine alan ‘barış girişimi’ amacıyla gidip geldiği bilinmediği için o, ‘vefasızlık’ şikâyetini Celal Talabani’ye ilişkin olarak dile getirdi.

‘Vefa’ faslını, öncelikle Kürtlerin –ister ‘PKK-BDP hattı’ olsun, isterse Barzani ve KDP hattı- hatırlamasında yarar var. Öyle bir unutkanlık, kendi ‘ulusal birlik’ çabalarında da onu engelleyen bir gedik yaratabilir.

Celal Talabani isminin ‘uzlaştırıcı’ önemi ve rolü, tarihte ilk kez toplanacak olan ‘Kürt Ulusal Kongresi’ için en iyimser havanın estiği günlerde fark ediliyordu. Kongre’nin toplanmasının beklendiği ve hatta tarihinin belirlendiği sırada, gönderilen İngilizce davet mektubunda şöyle bir bölüm dikkatimi çekmişti:

“… Kürt halkının taleplerinin karşılanmasına ve şiddetten arınmış biçimde barışçıl ve demokratik araçları tüketerek ve toplumlarını birbirinden ayıran talihsiz ihtilaflardan uzaklaşarak haklarının yerine getirilmesine hakkı vardır. Bu amacın gerçekleşmesi için yüzlerini Kürt önderliğine, özellikle önde gelen siyasi aktörlere; Kürdistan Yurtseverler Birliği Genel Sekreteri Sayın Celal Talabani, Kürdistan Bölgesi Başkanı Ekselansları Mesut Barzani ve Kürdistan İşçi Partisi lideri Sayın Abdullah Öcalan’ın barışçıl ve anlamlı çözümler bulmaları için birlikte çalışmalarına gözlerini çeviriyorlar. Bu, ortak bir zemin aranması için bir istek ve aynı zamanda halkın umutları ve taleplerine cevap verecek gerekli bir liderliği zorunlu kılıyor…”

Burada kullanılan dil, isim sıralaması ve isimlerin önüne yerleştirilmiş sıfatlar ilginç. Davetiye, ‘Ulusal Kongre Hazırlık Komitesi’ tarafından gönderildiği için tüm Kürt tarafların üzerinde uzlaştığı sözcükler bunlar.

Kürtlerin ‘modern dönem’de üç büyük ‘ulusal siyasi şahsiyeti’ söz konusu üç isim. Bunlardan biri ihmal edildiğinde, ikisi arasında örtülü bir çekişme yaşanabiliyor. ‘Ulusal birlik’ ihtimali kayboluyor. Geçen haftaki ‘Diyarbakır buluşması’nın, Suriye’deki PYD’yi de dahil ederek, ‘PKK-BDP hattı’ ile ‘Barzani ve KDP hattı’ arasında yol açtığı çekişme ve sürtüşme ortada.

Bu durum, belirli ölçülerde, Tayyip Erdoğan’ın ‘Kürt tercihi’nin Kürtler arası ihtilafa ‘izdüşümü’. Ama nereden baksanız, ‘barış süreci’nin doğrudan muhatabı ‘PKK-BDP hattı’ ve ‘süreç’in merkezinde yer alan ‘siyasi aktör’ Abdullah Öcalan olduğu için KDP-PKK arasında büyüyecek bir ihtilafın Türkiye’deki ‘barış süreci’ açısından hiçbir faydası yok.

Türkiye’deki ‘barış süreci’ni güvence altına alacak ve ‘çözüm’ hedefine ulaştıracak olan, Kürtler arası geleneksel çekişmeler ve ihtilaflar değil; tam tersine, ‘birlik’ ortamı.

Yani, Türkiye ile Kürtlerin ‘birliği’ için, yani ‘barış süreci’nin selameti için Kürtlerin de birlik içinde olmaları gerekli.

Celal Talabani, tam böyle dönemler için çok gerekli ve anlamlıydı işte.

Türkiye’deki ‘barış süreci’ne katkıları için onun adına gösterilecek ‘vefa’nın, bundan sonrası için bir yararı olabilir mi?

Göstermemenin hiçbir yararı olmadığına göre olabilir…