Mısır'dan 'Çözüm Süreci'ne: Yanlışlar, yanılgılar...

Türkiye'nin son dönemde kullandığı dil ve bakış açısı ile 'Kürtlerle barış ve barışma' mümkün olabilir mi?

Başbakan Tayyip Erdoğan, Mısır’daki askeri darbenin, dolayısıyla geçen hafta Kahire’de gerçekleştirilen katliamın arkasında kimin olduğunu buldu. Bu ‘bulgusu’nu dün “Elimizde belgeler var” diyerek açıkladı. Tahmin etmesi zor değil; Mısır darbesinin arkasında Başbakan’ın ‘elindeki belgelere’ göre İsrail çıkıyor.
Şöyle konuştu:

“Şu anda Mısır’da ne diyorlar? Demokrasi sandık değildir. Arkasında ne var? İsrail... Elimizde belgeler var... İsrail 2011 seçimleri öncesinde Adalet Bakanı’yla bir entelektüel, o da Yahudi, Fransa’da ‘Müslüman Kardeşler seçimi kazansa da kazanmış olmayacaklar, çünkü demokrasi sandık değildir’ dediler. Demokrasiyi Batı iyi tanımlayamazsa, demokrasi içindeki çelişkiler, dünyayı otokratik rejimlere doğru taşıyacaktır.” 

Söyledikleri doğru değil. Hiç kimse Mısır’a ilişkin olarak “Demokrasi sandık değildir” demedi; “Demokrasi sadece sandık değildir” demek ile “Demokrasi sandık değildir” demenin arasında muazzam bir fark var. Tayyip Erdoğan’ın bu farkın farkında olmaması düşünülemez.
Öyleyse? Öyleyse, yapmak istediği nedir?

Başbakan’ın, bu noktada ‘doğru konuşmaması’ bir yana, ima yoluyla “Demokrasi sadece sandık değildir” tespitinin arkasında –ki bu itirazı mümkün olmayan, doğru bir tespit- İsrail’in bulunduğunu iddia etmesinde, Türkiye’nin Müslüman-dindar kitlesinde ve genel olarak kamuoyunda mevcut ve -bilinen nedenlerden ötürü- yanlış da olmayan ‘İsrail alerjisi’ne oynayarak, kendi duruşuna yönelik eleştirileri gözden düşürme hesabı sezilebilir.

Mısır’daki darbenin ardında İsrail’in bulunduğuna dair verdiği örnek –elindeki belgeye dayanarak- çok zayıf olduğu gibi, anlamlı ve inandırıcı da değil. Mısır’daki askeri darbenin arkasında İsrail varsa bile, bunun böyle olduğunu Tayyip Erdoğan’ın sözünü ettiği ‘belge’ kanıtlamaz.
Başbakan’ın son aylarda müthiş bir ‘inandırıcılık sorunu’ ile karşı karşıya olduğunu kendisine kimsenin söylemediğine kuşkumuz yok. O yüzden, en önemli ‘tezleri’ ve ‘iddiaları’nı ‘incelikle’ söyleme zahmetine de katlanmıyor. Tıpkı Taksim-Gezi’de olduğu gibi, aklına ve ağzına geleni söyleyiveriyor. Hiçbir doğruluğu olmayan, Dolmabahçe Camii’nde içki içildiği iddiası hatırlarda.

Elbette, Başbakan’ın aklına ve ağzına geleni söyleme fütursuzluğunda, kendisini kim eleştirecekse, anında onun namına bir ‘linç kampanyası’ başlatacak medyada hatırı sayılır bir yandaş topluluğuna sahip olma rahatlığı da söz konusu. Yazılı basının yanı sıra bir dizi, dizginlenemez bir iftira makinesi olarak çalışan internet siteleri, içinde her türlü farklı kökenden gelmekle birlikte ‘iktidara sadakat’ ve ‘iktidar paylaşımından yararlanma’ ortak paydasında buluşmuş kalem sahiplerine uzanan geniş bir yelpaze, ‘Başbakan tetikçileri’ne dönüşmüş halde.
Başbakan ve yakın çevresi, Mısır’daki gelişmelerden ötürü, bugüne dek Arap ve İslam ülkelerinden ziyade –onlara da kırgın olmakla birlikte- asıl tepkilerini Avrupa ve üstü kapalı biçimde ABD’ye yöneltmeyi tercih ettiler.

Nitekim, Başbakan Erdoğan dün İsrail’i ‘Mısır’daki askeri darbenin faili’ olarak teşhis ettiği konuşmasında, Batı’yı da ‘boş geçmedi’ ve “Demokrasiyi Batı iyi tanımlayamazsa, demokrasi içindeki çelişkiler, dünyayı otokratik rejimlere doğru taşıyacaktır” iddiasını ortaya attı.
Batı hakkındaki genel algılamanın ne ve nasıl olduğunu Bilal Erdoğan’ın şu tweet’inde de görmek ve anlamak mümkün: “Batı medeniyeti ‘öteki’nin kan ve gözyaşı üzerine inşa edildiği için Mısır’da ‘öteki’nin kan ve gözyaşına bu kadar rahat seyirci kalabiliyor.”
Yanlışları bir yana, tüm dünyada ‘demokrasi standardının ölçüsü’ sayılan ve dünyanın ‘demokrasi beşiği ve ana demokrasi havzası’ olan Batı’ya yönelik bu yaklaşım, kaçınılmaz olarak, Türkiye’yi Tayyip Erdoğan türü ‘ulusalcı-İslamcı’ içe dönük bir ülkeye dönüştürme tehlikesi içeriyor. Böyle bir ülke, ister istemez, ‘otoriter rejim’e kayar.

Öyle riskli bir gelişmenin ‘antidot’u ‘demokratik reformlar’ yoluyla ‘çözüm süreci’nin yol alabilmesi ya da ‘çözüm süreci’nin ‘demokratik reformlar’ yoluyla ülkenin ‘demokratikleşmesi’ne katkıda bulunmasıdır.

İktidarın Gezi’den beri ayarı bozuldu. Dış politikası, kendisini bir ‘bölge gücü’ olmaktan çıkarıp, uluslararası politikanın hiç kimseyi etkileyemeyen bir ‘yalnız adamı’ haline dönüştürecek kadar sakıncalı.
Bu haldeki bir iktidarın Kürtlere sarılması ve ‘çözüm süreci’nin üzerine titremesi, kendi sağlığı açısından elzem. Gelgelelim, akıl tutulması, o alanda da kendini gösteriyor. Başbakan’ın Başdanışmanı’nın şu yazdıklarına bakınız:

“... PKK’nın eylemsizlik kararı, Türkiye’yi terk etmesi ve silah bırakması gibi adımların atılmasında Öcalan’ın ne kadar etkili olduğu ve nihai noktaya ulaşılıp ulaşılamayacağı henüz belli değil.
Öcalan Suriye’deki gelişmeler üzerinden kendisine bölgesel bir aktörlük ve rol üretmeye çalışıyor. PYD’nin Suriye Kürtleri üzerinde kısmi etkinlik kurması, Kuzey Irak’ta yapılacak muhtemel konferans gibi konular Öcalan’ı böyle bir düşünceye sevk ediyor...
PYD’nin Suriye’de yaşanan kaosu fırsat bilerek yakın zamanda bir statü elde edeceği tahayyülü, Türkiye’deki demokratik reformları küçümseyen bir tatminsizlik ve şımarıklık üretiyor...”

Böyle bir dil ve bakış açısı ile ‘Kürtlerle barış ve barışma’ mümkün olabilir mi?
Hafta sonu İmralı’da Abdullah Öcalan ile dört saati aşkın süre görüşmüş olan BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, Başdanışman’ın meydan okuyucu sözlerine zemin teşkil eden konularda Öcalan’ın neler dediğini şöyle naklediyor:
“Suriye’nin artık eskisi gibi bir yönetim olamayacağını, tek merkezli homojen bir yapının olmasının imkânsız olduğunu, orada otonom yapılar ve kantonlara benzer yapılar olabileceğini, bunun da normal olduğunu ve uzlaşma ile gerçekleştirilebileceğini düşünüyor. Türkiye’nin bunu tehdit olarak görmek yerine şimdiden ekonomik, sosyal, siyasi doğru ilişkiler geliştirmesinin faydalı olduğunu düşünüyor. PYD ile Türkiye arasındaki görüşmelerin doğru olduğunu ve ilerlemesi gerektiğini düşünüyor.”

Bu değerlendirmenin neresi yanlış? Karşı çıkılacak nesi var?
Suriye’de Kürtlerin statü talep etmesi mi yanlış? Suriye’de artık tek merkezli bir yapı olamayacağı mı yanlış? Yoksa Türkiye’deki ‘çözüm süreci’nin üzerine inşa edildiği Abdullah Öcalan’ın ‘stratejik rolü’ mü? Bu üçüncüsü yanlışsa, o takdirde ‘çözüm süreci’ni niçin Öcalan’ın üzerine kurdunuz diye sormazlar mı AK Parti iktidarına?

Kürt siyasi hareketinin ANF’deki önde gelen yorumcularından biri olarak göze çarpan Cahit Mervan’ın Başbakan’a bakış açısını yansıtan şu satırları dikkatimi çekti:

“Türk Başbakanı Tayyip Erdoğan barış ve çözüm süreci başladığından beri kararlı, cesur ve sözünün eri bir lider olarak ortaya çıkmış ve adım atmış olsaydı onu Güney Afrika Cumhuriyeti’nde ANC lideri Nelson Mandela ile birlikte Apartheid rejimine son veren ülkenin son devlet başkanı Frederik Willem de Klerk ile özdeşleştirebilirdik. Onu hiç çekinmeden ‘Türkiye’nin De Klerk’i diye adlandırabilirdik. Veya onu İngiltere adına İrlanda sorununu çözüm yoluna sokan dönemin başbakanı Tony Blair’le benzeştirebilirdik. Ama o Kürtlerin hafızasında bu sıfatlardan çok uzak başka bir yere sahip...”

Görüldüğü gibi, içeride ve dışarıda ‘şeyler’in içyüzü, Başbakan’ın görmek ve bize göstermek istediği gibi değil.