'Muhafazakâr demokrat' değil kaba 'devletçi' (2)

Yakında öğrenci evlerinde yaygın 'terör örgütleri bağlantılı tutuklamalar' görürsek şaşırmayalım. Zira, bu mızrağın çuvala sığması başka türlü mümkün değil sanki.

Tayyip Erdoğan, özü sözü, içi dışı bir, bir kimse. İçerde neyse, dışarıda da o. İçerde gazetecileri –ve ayrıca bütün toplumu- nasıl azarlıyor, ayar veriyorsa, ister Finlandiya olsun ister İsveç, fark etmiyor. Orada da aynı şekilde davranıyor. Hem de Finlandiya ve İsveç başbakanlarının önünde.

Stockholm’de dünkü basın toplantısında, ‘Türkiye’nin Suriye’de savaşan an-Nusra, IŞİD gibi el-Kaide bağlantılı örgütlere desteği’ ile ilgili soru soran bir İsveçli gazeteciye, haşlar bir tavır ve ifade ile verdiği cevapta, “Bunların hepsi yalan, iftira” gibisinden bir cevap verdi.
İsveç Başbakanı ile ortak basın toplantısında, soruyu soran İsveçli gazeteciye “Öyle bir grup mu varmış? Bu konuda elinizdeki belgeler nedir?” gibi tümüyle anlamsız bir tepki verdikten sonra, daha anlaşılır ama doğruluğu su götürür bir şekilde “Nusra gibi, Kaide gibi örgütlerin bizim ülkemizde barınması söz konusu olamaz, bunlara yönelik yapılanma olması halinde bölücü terör örgütleriyle verdiğimiz mücadele neyse onlarla da aynı şekilde savaşırız. Hiçbiri ile Türkiye’nin ilişkisi yoktur. Bizim Suriye’de muhaliflerde tanıdıklarımız bellidir. Biz ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) ve Suriye Ulusal Koalisyonu’nu tanırız yalnızca” diye konuştu.

Türkiye her seferinde ‘resmi kanallar’dan bu örgütlerle ilişkiyi ve bunlara destek verdiğini reddetti. Yalanladı. Başbakan, bu ret ve yalanlama çizgisini, daha güçlü bir dille, sürdürmüş oluyor.

Ne var ki Türkiye, resmen ve alenen bu örgütleri desteklediğini hiçbir vakit ilan etmemiş olsa da bu örgütlerin Türkiye topraklarını nasıl kullandıkları, nasıl lojistik destek elde ettikleri, Suriye’ye Türkiye’den giriş-çıkış yaptıkları, Suriye Kürtlerine Türkiye’den de devşirdikleri gençlerle Türkiye toprakları üzerinden ve nerelerden saldırdıkları, yaralılarını başta Ceylanpınar Devlet Hastanesi olmak üzere Türkiye’nin sağlık kurumlarında nasıl tedavi ettirdikleri sır değil.

Başbakan’a kolaylık olsun diye, CNN Online’dan dün ve önceki güne ait iki link vereyim:
http://edition.cnn.com/2013/11/04/world/europe/isis-gaining-strength-on-syria-turkey-border/index.html ve 
http://edition.cnn.com/2013/11/05/world/europe/syria-turkey-al-qaeda/index.html?iid=article_sidebar

İlki CNN’nin kıdemli muhabiri Nick Paton Walsh’ın imzasını taşıyan ve ‘Hatay mahreçli’ bir haber. 5 Ekim tarihli. Başlığı ise ‘The secret jihadi smuggling route through Turkey’ yani ‘Türkiye’den geçen gizli cihadi kaçakçılık yolu’. Söz konusu örgütlerin Türkiye’nin neresinden, nasıl Suriye’ye geçtikleri anlatılıyor; üstelik görüntülü. İnternette ekran düğmesine basınca, görüntülü olarak izleyebiliyorsunuz.

İkincisi ise dün yayımlanmış olan Nick Paton Walsh’ın yanı sıra, Gül Tüysüz ve Raja Razek’in imzalarını taşıyan ‘Al Qaeda-linked group strengthens hold in northern Syria’ yani ‘El Kaide bağlantılı grup, Kuzey Suriye’de zeminini sağlamlaştırıyor’ başlıklı bir haber. Kocaman bir harita haberin başına yerleşmiş ve Irak ve Suriye topraklarında ‘İslam hilafet devleti’ kurma amacında olduğunu ilan etmiş ve doğrudan el-Kaide’nin yeni lideri Eymen el-Zevahiri’ye bağlı olan IŞİD’in (Irak-Şam İslam Devleti) nerelere hükmettiği, nerelerde bulunduğu ve nerelerde ÖSO ile çatıştığı ayrıntılı biçimde gösterilmiş.

Tayyip Erdoğan, Türkiye ile bu örgütler arasındaki bağlantıya dair biraz daha ‘belge’ ihtiyacı duyarsa, 7-8 Eylül (2013) günlerinde Taraf gazetesinde yayımlanmış olan Amberin Zaman imzalı yazılara göz atabilir. Amberin Zaman, Ceylanpınar’da an-Nusra mensuplarıyla –bir bölümü hastanedeki yaralılar- görüşmüştü. Aynı bilgiler, The Economist dergisinde de yer aldı.

Radikal’de ise söz konusu örgütlere Türkiye’den katılımın nasıl olduğuna ilişkin birkaç kez manşet haber yapıldı. Türkiye Başbakanı’nın Stockholm’de kalkıp İsveçli bir gazeteciye “Böyle bir grup mu varmış? Elinizdeki belgeler nedir” diye karşı-soru yöneltmesinin anlamı var mı?
Bu konuda, üstelik hiç de istihbarat ve güvenlik örgütü raporu gerektirmeyen o kadar çok ‘açık bilgi’ ve ‘belge’ var ve bizzat bunlar Tayyip Erdoğan’ın başbakanı olduğu ülkeden sağlanmış ve dahası yayımlanmış ‘belgeler’ ki, Stockholm’de İsveçli bir gazeteciye böyle bir karşılık vermesi, hayret ki ne hayret.

Eğer, Başbakan Tayyip Erdoğan, bunları bilmiyorsa, bunlardan habersiz ise daha büyük bir hayret. Eğer, böyle bir durum varsa, Hasan Cemal’in sözünü ettiği ‘Beyefendi rahatsız olmasın gazetecileri’nin meydana getirdiği durum ile belki açıklanır. ‘Beyefendi rahatsız olmasın’ diye Başbakan’a bu bilgiler ve belgeler yansıtılmamıştır belki de.

‘Beyefendi rahatsız olmasın’ gazeteciliğinin bir özelliği, bir yönüyle Başbakan’dan gerçekleri gizlemek ise diğer yönü kaçınılmaz olarak her eleştiriyi ‘komplo teorileri’ ile açıklamaktır. Hep ‘arkada birileri’nin olması ve ‘birilerini kullanması’ gerekir olayları izah etmek için. Nitekim, tam da bunun sonucu olarak, Tayyip Erdoğan, kendisine ‘kızlı-erkekli öğrenci evleri’ konusunda Helsinki’de soru soran Fin gazeteciye, ilk tepkisi, hele bir İskandinav ülkesinde asla olmayacak şekilde ve Finlandiya Başbakanı’nın önünde “Değerli arkadaşımı herhalde birileri özel olarak görevlendirmiş” oldu.

Sanki, Helsinki’ye yola çıkmadan önce, kızlı-erkekli öğrenci evleri konusundaki sözleri kendisi söylememiş, Türkiye’nin gündemine bu tartışmayı kendisi sokmamış, o Helsinki’deyken tüm Türkiye sanki bunu tartışmıyormuş, sanki Helsinki’de kendisine böyle bir sorulması için ‘özel görevlendirme’ gerekiyormuş gibi.

Tayyip Erdoğan’ın, Helsinki’de Finlandiya basını ve televizyon canlı yayınları sayesinde tüm Türkiye kamuoyu önünde sergilediği bu hazin manzara, şakşakçılığın ve ‘Beyefendi rahatsız olmasın gazeteciliği’nin kendisinde nasıl bir tahribata yol açmış olabileceğinin göstergesi de oldu.

Tabii ki, ‘Beyefendi rahatsız olmasın’ gazeteciliğinin Türkiye’ye egemen olmasında, ‘Beyefendi’ aslan payına sahip. Ama şu kızlı-erkekli öğrenci evleri konusu, onu rahatsız etmemeye özen gösteren bir kısım gazeteciyi de rahatsız etti. Onlar da tartışmaya girdi. İş büyüdü.
Tartışmanın boyutları genişleyince, devreye İçişleri Bakanı Muammer Güler de girdi. Başbakan’ın Helsinki’deki basın toplantısının ardından, ‘son dakika’ denilerek televizyonlardaki her türlü haberin kesildiği, ‘olağandışı’ ama ‘evlere şenlik’ bir basın toplantısı da o yaptı. ‘Özel yaşama müdahalenin söz konusu olmadığını, bunun anayasa güvencesi altında bulunduğunu’ bildirdi.

Sorun ne peki?
‘Terör örgütleri, kızlı-erkekli evlerde yuvalanabilir, körpe gençlerimizi hayinane emellerine alet edebilirmiş, devletin de gençlerimizin ailelerine karşı görevleri varmış, vs.’

‘Terör örgütleri’.. Bu ülkede, ne vakit ‘özgürlüklerin genişlemesi’ söyleminin yerini ‘terör örgütleri’ ve ‘aldatılmış gençler’ sözcükleri almışsa, bilin ki, rejimin rengi ya da rengindeki tonlar değişiyor ve ‘otoriterleşme’ye dümen kırıldı demektir.

Ve devlet, ne zamanki toplumdan uzaklaşır, kamuoyunu aptal yerine koymaya başlar. İçişleri Bakanı’nın öne sürdüğü kadar saçma bir gerekçe olabilir mi? Başbakan’ın başlattığı tartışmanın, ‘gençlerin evlerde terör örgütlerinin eline düşmesi’ ihtimali ile herhangi bir ilişkisi var mı?

Zaten Twitter âlemi, hemen dalga geçmeye başladı: Öğrenci evlerinde kız-erkek ayrı olsa, kız-kıza ya da erkek-erkeğe bomba imal edilemez mi? Teröre bulaşmak için, öğrenci evlerinin kız-erkek karışık olması mı gerekiyor?

Bu kafa yapısıyla yakında öğrenci evlerinde yaygın ‘terör örgütleri bağlantılı tutuklamalar’ görürsek şaşırmayalım. Zira, bu mızrağın çuvala sığması başka türlü mümkün değil sanki.

Elbette ki bütün bu tartışmanın ‘Müslümanlık’ ile ‘İslam’ ile bir ilişkisi olamaz. Bu tartışma, 11 yıllık uzun ve rakipsiz iktidar olma halinin bozduğu ve daha da mutlak bir iktidar arayışına giren bir zihniyetin yol açtığı bir tartışmadır.

‘Muhafazakâr demokratlık’ iddiasından ‘kaba devletçilik’e evrilmiş bir iktidar söz konusu.

Dün de anlatmaya çalıştığım gibi, aslında bir ‘demokrasi konusu’dur.