'Muhafazakâr Demokrat'lıktan 'İhvancılık'a, Gezi'den Mısır'a...

Tarihte her devrimin karşı-devrimi olmuştur. Bunun son örneği çok kısa süre önce Mısır'da yaşandı...
'Muhafazakâr Demokrat'lıktan 'İhvancılık'a, Gezi'den Mısır'a...

Mısır’da Muhammed Mursi’nin cumhurbaşkanlığından, Müslüman Kardeşler’in (İhvan el-Müslimin) iktidardan uzaklaştırılmasının Tayyip Erdoğan’ı ve iktidar partisini sıkıntıya sokmuş olması doğal. Nereden baksanız, Tayyip Erdoğan ve arkadaşları, Mısır’daki Müslüman Kardeşler’i ‘ideolojik kuzen’leri, bir bakıma ‘ideolojik amcaoğlu’ gibi görüyorlardı. Türkiye’yi Mısır’daki Müslüman Kardeşler’in ‘sponsoru’ olarak konumlandırmışlardı.
Mursi ve Müslüman Kardeşler’in Mısır’da kaybetmesini, kendi kayıpları olarak hissetmeleri anlaşılabilir bir durum.
Ama sorunlu bir ‘zihin dünyası’ bu. Sorunlu çünkü 2002 seçimlerinden sonra yüzde 34 ile iktidar olan Ak Parti (Müslüman Kardeşler Mısır’da yüzde 37 aldı) kendisini ‘muhafazakâr demokrat’ olarak ilan etmişti. ‘Arap Baharı’nın Tunus’ta bir Müslüman Kardeşler türevi olan an-Nahda’yı, Mısır’da ise doğrudan Müslüman Kardeşler’i iktidara getirmesi üzerine (Gazze’de Filistinli Müslüman Kardeşler olan Hamas’ın iktidarda bulunduğu da göz önüne alınmalı), Ak Parti’nin ‘muhafazakâr demokrat’ parti olmaktan ‘ılımlı İslamcılık’a gönül rahatlığıyla kaymış olduğunu gözlemlemek gerekiyor.
‘Muhafazakâr demokratlık’, Batı’daki ‘Hıristiyan demokrat’ partilerle kıyaslanmaya zemin oluşturuyordu. Müslüman Kardeşler türevi olarak ‘ılımlı İslamcılık’, bir Ortadoğu formu. Her ikisi birbirinden farklı şeyler.
Bu arada, ‘ılımlı İslamcılık’ın, mücadele yöntemi olarak el-Kaide ve kimi Selefi akımların örgütlerinden farklılığı olmakla birlikte, iktidara geldiği ülkelerde giderek ‘otoriterliğe’ yönelmesi ve demokrasiyi sadece ‘seçim sandığı’ olarak anlamasını da not etmek gerekiyor. Yani, el-Kaide, Taliban, vs. gibi akımlarla kıyaslandığında ‘uluslararası arena’da ‘ılımlı’ olan ‘İslamcılık’, seçimle geldiği iktidarında ‘otoriterliğe’ kolayca kayıp, ‘içerde’ kendi muhaliflerine karşı ‘zalimce’ davranabiliyor. Örnek mi istiyorsunuz? Taksim-Gezi olayları.
Tayyip Erdoğan’ın Taksim-Gezi performansı, çok geniş bir çevrede –ulusal ve uluslararası- büyük hayal kırıklığına yol açtı. Öyle ki bu, başta Mısır, tüm bölge açısından ‘Türkiye modeli’nin dolaşımdan kalkması tehlikesini bile içeriyor. Nitekim, ‘Soft Power’ (‘yumuşak güç’) kavramını geliştiren Amerikalı düşünce adamı Joseph Nye, Milliyet’in Washington Temsilcisi Pınar Ersoy ile söyleşisinde “Mısır gibi birçok ülkede, özellikle elitler, gençler ve entelektüeller kendi ülkelerinin Türkiye’nin yolundan gitmesini umuyorlardı” diyor ve Gezi’ye gönderme yaparak gelişmeleri ‘iç karartıcı’ bulduğunu belirtiyor.
Başbakan Tayyip Erdoğan kendisinden beklenen ‘doğruya geri dönüş’ umutlarını her geçen gün biraz daha zorlaştırıyor. Önceki gün yaptığı konuşmada, Gezi ve Mısır arasında yine yanlış bir ‘analoji’ kurdu. Mursi’nin geri dönmesi ve Müslüman Kardeşler’in iktidarının iadesi için çabalayan Erdoğan, Müslüman Kardeşler yandaşlarının Kahire’nin Rabia el-Adaviyye Meydanı’nda direnmeye devam etmelerine ilişkin olarak “Bu coğrafyanın insanını koyun zannedenler şaşkınlık yaşıyorlar. Büyük hayal kırıklığı yaşıyorlar. Mısır’da darbeyi yaparız işimize bakarız diye düşündüler. Mısır halkı bu oyunu bozdu, senaryoyu yırtıp attı” diye konuştu. Gezi’ye ilişkin hiçbir şeyi anlamadığını veya yanlış anlamakta inat ettiğini bir kez daha ortaya koyacak şekilde, “Benzeri senaryoyu Türkiye’de uygulamak istediler. Ağaç, çevre diyerek insanları sokağa döktüler” dedi.
Gezi, tam tersine, onun kibrinin ve hoyratlığının eseriydi. Şiddetin kıyısından geçmeyen insanlara karşı orantısız güç kullanılması, birkaç gün önce Ali İsmail Korkmaz ile beşinci kurbanını verdi.
Tayyip Erdoğan’ın Mısır’a dair tanımı da yanlış. Beklentisi de.
Mısır’ı Türkiye’nin gündeminin ve polemiklerinin içinden değil, Mısır’ın içinden okumak gerektiğini ısrarla yazdık, söyledik. Gelin, Mısır’ın en önemli feministine kulak verelim. 81 yaşındaki Neval el-Saadavi, Enver Sedat döneminde hapis yattı. Hüsnü Mübarek döneminde yıllarca sürgünde yaşadı. Mısır’ın en ünlü demokrasi ve insan hakları savaşçılarından biri. ‘Islami/Commentary’ adlı bir sitede, ‘Halk Devrimi, Ne Kriz Ne de Darbe’ başlıklı çok ilginç ve üstelik ABD’yi ve de İsrail’i yerden yere vuran bir yazı yayımladı. Gelgelelim, Müslüman Kardeşler’i, 2011 Devrimi’nin ‘karşı-devrim’i olarak da niteliyor ve Müslüman Kardeşler’e karşı 34 milyon Mısırlının ayağa kalktığını vurguluyor. İşte o yazısından bölümler:
“Tarihte her devrimin karşı-devrimi olmuştur. Bunun son örneği çok kısa süre önce Mısır’da yaşandı… Ama Müslüman Kardeşler, 30 Haziran 2013’teki son devrimi boşa çıkartmakta başarısızlığa uğradı ve başarısızlığa uğramaya devam edecek zira onlara karşı ayaklananlar geçmişten ders aldılar…
Otuz dört milyon genç, kadın ve erkek sokaklara ve meydanlara çıktı. Müslüman Kardeşler’in kontrolündeki dinci hükümeti devirmeye ve Müslüman Kardeşler’i içeride ve dışarıda destekleyenlere karşı koymaya kararlıydılar.
Dini, ekonomik ve siyasi çıkar amacıyla kullanan herkesi uzaklaştırmak ve Mursi’yi devirmek istediler. Halkın iradesi askerden, polisten ve her türlü dinci ve ekonomik silahtan daha güçlüydü ve güçlüdür. İnsanlık tarihinin bu konudaki dersi şudur: Özgürlük, adalet ve haysiyet mücadelesinde samimiyet ve gerçekten daha yüksek hiçbir ilke yoktur.
Yönetimi süresince Müslüman Kardeşler, halkı, inananlar ve sapkınlar olarak bölmeye çalıştı ama başaramadı. Mursi karşıtı kalabalıklar arasında çok sayıda inançlı insan vardı. Milyonların gücü kendisini kendi gücüyle koruyan deniz ve muazzam dalgaları gibi cinleri ve hayaletleri altına alıp sürükledi…
Buna rağmen, bunun, demokrasiye karşı bir darbe ve bir krizden başka bir şey olmadığını, bir devrim olmadığını öne süren ve yeni bir meşru rejim talep eden Amerikalılar ve emperyalistler var.
5 Temmuz’da, CNN’de devrimci Mısır halkına yardımı kesme tehdidinde bulunan bir grup Amerikalıyı izledim. Ve kahkahalarla güldüm. Umarım ki, o yardımı keserler. 1970’lerde Enver Sedat döneminden beri, siyasi ve ekonomik hayatımızı o yardım mahvetmiştir. O yardım herkesten ziyade AB’ye yarar. O yardım doğru yönetici sınıfın cebine girer ve yolsuzlukla onu yozlaştırır. O yardım, topraklarımızdaki Amerikan-İsrail sömürgeci yönetimini güçlendirmiştir. Mısır halkının o yardımdan elde ettiği sadece yoksulluk ve aşağılanma olmuştur.
Demokrasi, seçimlerden daha fazla bir şeydir. Meşruiyet seçim sandığından daha büyük bir anlam taşır; halkın iktidarı anlamına gelir.
Biz Mısırlıların devrimin ilkelerini gerçekleştirecek yeni bir anayasaya ihtiyacı var: Cinsiyet, din ve sınıf ayırımı yapılmadan herkes için eşitlik. Önce bunu yapmalı, cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri için acele etmemeliyiz. Atın önüne arabayı koymamalıyız. Aynı hataları tekrarlamamalıyız… Devrimci bir liderliğe ihtiyacımız var, tek bir lidere değil.
Bu, bir darbe ya da protesto hareketi veya öfkeli bir ayaklanma değildir, tarihi bir devrimdir. Amaçlarına ulaşana kadar devam edecek bir devrimdir.”
Hafta içinde (10 Temmuz) el-Arabiyye’nin genel yayın yönetmeni, Şark-ül Awsat (Ortadoğu) gazetesinin eski yöneticisi, başyazarı, ünlü gazeteci Abdurrahman el-Raşid, “Müslüman Kardeşler, Muhammed Mursi’nin cumhurbaşkanı olarak geri dönemeyeceğinin farkında. Ama onun dönmesi için yaptıkları protestolarda, bunun meşru hakları olduğunu kanıtlamaya ve siyasi kazanç elde etmek için kendilerini mağdur olarak sunmaya çalışıyorlar. Ayrıca, böylelikle, rakiplerine de ağır bir bedel ödetmek istiyorlar” diye yazdı.
Bu, Müslüman Kardeşler’in iktidar kaybederek düştükleri yeni durumda ‘siyasi manevraları’ olabilir. Ne var ki Mursi’nin geri dönebileceğine ihtimal veren aklı başında hiç kimse yok bölgede. Buna, Müslüman Kardeşler’in de dahil olduğu anlaşılıyor.
Bu durumda, Tayyip Erdoğan’ın sadece Gezi politikasının değil, Mısır’ın bugününe ilişkin değerlendirmesinin ve yarınına ilişkin bakış açısının da yanlış olduğu anlaşılıyor.
Almış olduğu tavra ilişkin ona asıl sorulması gereken sorular şu olmalı: Nereye kadar? Ne pahasına?