Müslümanların yapmaması gereken; yapması gereken...

Paris'taki saldırı, sonuçlarını önümüzdeki dönem, korkarım ki, bizlerin çok ağır yaşayacağı bir gelişme oldu. Sadece Avrupa kıtasındaki Müslümanların yaşam şartlarının daha da zorlaşacağı ihtimalinden ötürü değil; aynı zamanda Türkiye'deki iç politika gerilimlerine de olumsuz etkiler yapacak.

Charlie Hebdo’ya yapılan saldırıyı duyduğum anda içim karardı. Öldürülen 12 kişinin vücuduna saplanan kurşunları sıkanların siyasi kimliği kadar “dinî kimlikleri”ne de, dünyanın her yerinde dikkat kesilenler olacağını biliyorum.

Bir mizah dergisinin genel yayın yönetmeni ve sanatçılarına yönelik bu “taamüden katil”in saldırganlar ile aynı dinin mensubu ya da en azından aynı “kültür havzası”nın içinde bulunan kişiler olmamızdan ötürü, hepimizi ve her birimizi neredeyse ölümcül biçimde yaralayan bir yanı var Paris’teki saldırının.

Bu “teröristler”le bizim ne işimiz olabilir? Bunlar İslam’ı temsil etmiyorlar? Terörün dini olmaz. Katilin dini olmaz, vs. gibi söyleme beyhude yere başvurmayalım.

11 Eylül’den sonra dünyanın her yerinde neler olduğunu, Müslümanların nasıl bir sıkıntı ile yüz yüze kaldıklarını hatırlayalım. Aradan yaklaşık 14 yıl geçtikten sonra Paris’te girişilen böyle bir saldırı, benzeri “refleksleri” harekete geçirecektir.

Paris’in ünlü meydanı Place de la Republique’e toplanan yüzbinlerce insanın görüntülerine bakıyorum. Avrupa’nın her yerinde, ülkemizin bir parçası olarak kendisini görmek istediği ve “siyasi entegrasyon” peşinde yarım yüzyıldır koştuğu kıt’anın her yanında her birimizin utancına yol açacak, her birimizin, hiç değilse, yakın geleceğini sıkıntılı bir duruma sokacak tepkilerin ve birikimin ipuçlarını seziyorum.

Olayı hiçbir şekilde hafife alamayız. En başta, biz Müslüman dünyanın bireyleri ve toplumları alamayız, almamalıyız. Bizlerin, yani Müslüman dünyada yer alanların hiç yapmaması gereken en önemli şey, “Terörü İslam’la ilişkilendirmek doğru değil” gibisinden sözlerle iktifa etmeye kalkışmak.

Terör, elbette İslam ile ilişkilendirilmez ama pekalâ “İslamcılar” ile ilişkilendirilmesi gereken de bir olgu. “İslamcılar” ise zaten “İslam adına” hareket ettiklerini söyleyen “aktivistler.”

Türkiye’nin yetkilileri, kuru kınama açıklamaları yerine, Türkiye ile, Türkiye’nin anladığı İslam ile, Türkiye’nin Müslümanları ile “İslamcılar” arasına geçişi olmayacak, kesin, kalın ve derin bir çizgi çekmek zorundadırlar.

Bu bakımdan, Cumhurbaşkanlığı’nın yaptığı kınama açıklaması da, yetersizdir. “Terörün dini ve milliyeti olamaz” dediği için yetersizdir. Çünkü, bu ibare pek basmakalıptır. 7 Ocak olayının içerdiği anlam ve boyuta, bundan önce defalarca kullanılmış bir ifadeye başvurup, böyle tavır almakla yetinilemez.

Üstelik, “terörin dini ve milliyeti olamaz” dediğiniz anda, “teröristler”in “din adına” hareket ettiği iddiasını reddetmekten ziyade, “Sakın bizi sorumlu tutmayın” gibisinden bir “savunma psikozu”na girdiğiniz izlenimini vermiş oluyorsunuz. Ki, bu da olaya gösterilecek tepkiyi güçlü kılmaktan çok uzak.

7 Ocak’ın tıpkı 11 Eylül gibi, İslam ve Müslümanlara zarar vermesini önlemenin tek ve en etkili yolu, Müslümanların buna karşı çıkmakta herkesin önünde yer almalarından, İslam ülkelerinin –ve tabii Türkiye’nin- 7 Ocak’ı kınamakta, yapanları kesinlikle karşıya almakta “en enerjik” ve “en kararlı” olmalarından geçer.

Türkiye Dışişleri Bakanı’nın şu sözleri, tam da bu nedenle, bugün (7 Ocak) itibarıyla söylenmesi fevkalâde yanlış sözlerdir:

“Kapsamlı bir strateji yok, hedef yok. Bugün Avrupa'yı özelikle tehdit eden başka bir unsur ise artarak devam eden İslamofobi ve ırkçılıktır. Bu terörü tetikliyor. İnsanların inanç özgürlüklerine saygı duymak gerekiyor. Herkesin inancına dinine kültürüne saygı duymak gerekiyor. İslamafobiyle mücadele etmek gerekiyor. 

Yabancı savaşçıların birçoğu, gördüğü ayrımcılık nedeniyle savaşmaya gittiğini söylüyor. İslam'la terörü ilişkilendirmek doğru değil. Başka dinlerde de terör var. Fransa Dışişleri Bakanı'yla telefonda görüşeceğiz, kendisi toplantıda olduğu için henüz gerçekleştiremedik..."

Bu sözler kendi başlarına yanlış olmayabilir. Herhangi bir siyaset bilimi veya “sosyal psikoji doçenti” için doğru olabilecek sözler, 7 Ocak günü, Paris’te Charlie Hebdo’ya karşı girişilmiş ve tüm dünyayı ayak kaldıran bir olay günü bir Türkiye Dışişleri Bakanı’nın ağzından söyleniyorsa, yanlıştır.

Bu yanlış sık işlenen bir hal aldı. IŞİD, Musul’u ele geçirip, Türkiye’nin 49 diplomatını rehin aldığında, bir önceki Türkiye Dışişleri Bakanı da, “sosyal psikolog” kesilmiş ve IŞİD’in güçlenmesine, Bağdat’taki Maliki hükümetinin Sünnileri dışlayıcı politikası ile Şam rejiminin Sünnilerin kanını dökmesinin neden olduğu mealinde açıklamalar yapmıştı.

“İslamcı terör”le böyle mücadele edilmez. Böyle mücadele edilmeyeceği için de, İslam dininin, muazzam İslam kültürünün ve dünyadaki yüzmilyonlarca Müslüman’ın “izzeti” ve “onuru” da böyle korunmaz.

Paris’taki 7 Ocak saldırısı, sonuçlarını önümüzdeki dönem, korkarım ki, bizlerin çok ağır yaşayacağı bir gelişme oldu. Sadece dış politika alanında değil, sadece Avrupa kıtasındaki Müslümanların yaşam şartlarının daha da zorlaşacağı ihtimalinden ötürü değil; aynı zamanda Türkiye’deki iç politika gerilimlerine de –korkarım- olumsuz etkiler yapacak.

Bunun “tek çıkış yolu” şu olabilir:

Türkiye’deki iktidarın hiçbir komplekse kapılmadan ve “sosyal psikoloji tahlilleri”ne başvurmadan olabilecek en enerjik şekilde, bu olayın arkasındaki saldırganlara karşı çıktığını ortaya koymalı, bunların “ideolojisi”yle ve örgütleriyle hiçbir şekilde uyuşmadığını beyan etmeli, daha da öteye geçerek, bunlar ile “sonuna kadar mücadele edeceğini” ilân etmelidir.

Aksi halde, hepimizin işi zor.

“Hepimiz” darken, dindar olsun olmasın Müslümanları kastediyorum. Dikkat: “İslamcılar”ı değil!

Kendi payıma, Charlie Hebdo’yla dayanışma duygularımı ve “özgür düşünce”ye bağlılığımı bir kez daha vurgulamak istiyorum… 


NOT: Bu yazıyı kaleme aldıktan sonra okuduğum Ümit Kıvanç’ın blogundaki “Katliam savunmak katliamı savunmaktır” başlıklı muhteşem yazısının şu bölümünü aktarmayı da namus borcu sayıyorum:

“Şunu açıklıkla söylemeliyim ki, bugünlere (son bir-iki yılı kastediyorum) kadar değer verdiğim birçok Müslüman insanın Türkiye'de, Irak'ta, Nijerya'da, son olarak Paris'te olan biten karşısındaki tavrı bende moral bırakmadığı gibi, giderek içimde öfke büyütüyor. O laf dolandırmalar, o kınayamamalar, o kaçınmalar, o pısırıklıklar, o ufak hileler, o yüreksizlikler, kalpsizlikler... niye bunlar? Affedemeyeceğimi ve yüzlerine bakmak istemeyeceğimi hissediyorum. Bir zehir akıyor içime.
Niyesinden de vazgeçtim. Bütün bu hileli oyundan sonra Allah'ın kendilerinden razı olacağını sanabiliyorlarsa, işte orada dinden de şüphelenmenin sınırına gelinmesi gerekmez mi? Benim anladığım, din size sadece, çok geniş manada söylüyorum, bir muhit temininden başka bir şeye yaramıyor. Tabiî rastgele bir muhit değil bu; çoğunluğun muhiti. Şöyle bir silkinip dürüstçe aynaya bakmayacaksanız, buyurun, saraylarınızla, para dolu kutularınızla, göz çıkaran, çocuk öldüren polisinizle, kafa kesen mücahitinizle, katliamcı profesyonelinizle, ölmüş çocukların annelerini yuhalayarak, Batı'nın İslâmofobisinden bahsederek birlikte yaşayın. Ve işlenen günahlara, sırf Müslümanlar işlediği için meşruiyet bahaneleri üretin.

Şu iki basit gerçeğin üstünü kimse örtemez, yaratacağı sonuçları kimse önleyemez:

Bir inanç, görüş, vs. adına yapılan katliam, o inancı, görüşü vs. kirletir.

Ve işlenen günah karşısındaki tavır, topluca o inanç sahiplerinin cibiliyetini ortaya koyar.”