Musul'da ABD, Halep'te Rusya, Diyarbakır'da ise...

En can alıcı konu, Kilis'in karşısında düşen "Azaz Koridoru"nu kesmek. Bu, Carablus-Azaz ya da Carablus-Mare arasında Türkiye-ABD işbirliğinde yapılması tasarlanan harekâtın da önüne geçecek.

Diyarbakır başta, Türkiye’nin Suriye ve Irak sınırlarının yakınındaki “HDP’nin kalesi” niteliğindeki ve ezici çoğunlukla neredeyse bütün Kürt şehirleri birer “garnizon”a dönüşmeye başladı.

Ardı ardına gelen “sokağa çıkma yasakları”, “şehir kuşatmaları”, “mahallelerine kurulmuş barikatlar, kazılan hendekler”le ülkemizin bir bölümü fiilen “savaş alanı”na dönmüş durumda.

Asker ve polis kaynıyor ve halk, evini barkını terk ediyor; bir nevi “savaş alanı”nı boşaltıyor.

Bu arada, Musul’dan askerler çekildi mi?

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “çekilmeyecek” diye kestirip attıktan 48 saat sonra çekilebileceğini kimse aklına getiremezdi.

Ama, Başbakan Ahmet Davutoğlu, “askeri ihtiyaçlar nedeniyle çekildiğini” söyledi; Musul ve Başika yakınlarından gelen gelen bir takım haberler “çekilme”yi doğruluyor.

Gerçi bu tümüyle bir “geri çekilme” değil; bir miktar asker daha Başika’da kaldı. Çekilenler de, Kürdistan bölgesindeki Dohuk çevresinde konumlandılar. Ama, “siyasi açıdan” bakıldığında, söz konusu olan, tartışma götürmeyecek bir “geri çekilme”dir.

Ayetullah el-Uzma (Büyük Ayetullah) Sistani’den Şiî’lerin ateşli temsilcisi Muqtada Sadr’a, Türkiye’nin Şiî dünyası içindeki neredeyse tek dostu İyad Allavi’den Cumhurbaşkan Yardımcısı (bir önceki Başbakan) Nuri Maliki’ye kadar, “Irak Şiî camiası”nın neredeyse tümü Türkiye’ye tepki gösterdi.

Başbakan Haydar el-Abadi, Türkiye’nin Musul civarından geri çekilmesi için “Güvenlik Konseyi’ne başvurmak”tan söz etmişti. Bağdat’ta, Necef’te, Basra’da Türkiye aleyhine gösteriler yapıldı.

“İktidarın yanlış hesabının Bağdat’tan döndüğünü” yani Irak’ın merkezi hükümetinin Ankara’ya kararlı bir tepki ortaya koymasının sonucunda Musul’dan çekilmek zorunda kalındığını öne sürenler var.

İlk bakışta, Feridun Sinirlioğlu ile Hakan Fidan’ın Bağdat seferinin, Mesut Barzani’nin Ankara temaslarının ve en önemlisi Tayyip Erdoğan’ın “çekilmeyeceğiz” diye kesin bir dille kestirip atmasının, Türk askerini Musul yakınında tutmak için işe yaramadığı hükmüne varılabilir.

Ne var ki, Türkiye, Irak yani Bağdat’taki İran desteği altındaki Şiî iktidar karşısında geri adım atmış değil. Bu konuda bir yanlışa düşülmemeli.

İktidar, Amerika karşısında “geri adım” attı. Dolayısıyla, “Türkiye’nin Musul hamlesi Washington’dan geri döndü” hükmüne varmak daha doğru olabilir.

Bundan, yaklaşık yarım yıl önce, ta 26 Mayıs’ta Türkiye’yi dikkatle izleyen bir güvenlik uzmanı Aaron Stein “Türkiye’nin Irak’taki Zayıflığı, Nuceyfi’nin Zayıflığına Bağlı” başlıklı yazı kaleme almıştı. Yazısında Başika’dan söz etmişti ve Türkiye’nin Başika’ya gönderdiği “askeri eğitimci” sayısına varıncaya kadar, ayrıntılı bilgi verdiği yazısında, Amerika ile Türkiye arasındaki “taktik anlaşmazlıklar”a vurguyla, şöyle bir yorum yapmıştı:

“… Söylemde uyuşmakta olmalarına rağmen, ABD ve Türkiye farklı siyasi aktörlerle işbirliği yapıyorlar. Washington, mezhep farklılıklarını aşmak için Irak Başbakanı Haydar el-Abadi’yle yakın bir çalışma içinde iken, Ankara, Başbakan’ın Irak güvenlik kuvvetleri üzerindeki kontrolünü azaltmak için ona rakip bir siyasi hizip ile çalışıyor. Komşu Suriye’de olduğu gibi, Ankara ve Washington aynı amaçları paylaşıyorlar ama o amaçları elde etmek için büyük ölçüde birbirlerine zıt taktikler izliyorlar.”

Anlaşılan, Musul civarından şimdiki “geri çekilme”nin sebebi de budur.

Ankara, oldum olası, Cumhurbaşkanı Yardımcısı (Sünni) Usama Nuceyfi ve IŞİD karşısında Musul’u terk eden, kardeşi Athil Nuceyfi ile sıkı ilişki içinde. Irak’ta her iki isim için “Türkiye’nin adamı” sözünü hemen herkesten işitebilirsiniz.

Sünni Arap milliyetçisi olarak da bilinen Nuceyfi kardeşler, “Kürt karşıtı” olarak ün yapmışlardı ve 2010 yılında onları Barzani tarafı ile barıştıran ve uzlaştıran bizzat Ahmet Davutoğlu olmuştu.

Ne var ki, her iki isim, Sünni Arapların diğer unsurları tarafından dışlanmış durumdalar. Başika, Türkiye’nin Athil Nuceyfi’nin getireceği bir takım adamlara eğitim vermesi amacıyla oluşturuldu. Kimse, onu ciddiye almadığı için Türkiye’den eğitim için gönderilen 18-20 kişiyi de önemsememişti.

Son gelişmelerin ardından tanklar ve ağır silahlarla, daha büyük çapta bir askeri birlik Başika’ya kaydırılınca, bunu “siyasi mesaj” olarak değerlendiren Irak tarafları kıyameti kopardılar (aralarında Irak’ın KYB üyesi Cumhurbaşkanı Fuat Masum da vardı).

ABD, “ortakları ve müttefikleri” arasında ağırlığını Abadi’den yana koyunca, Erdoğan’ın “çekilmeyeceğiz” sözünün de hükmü kalmadı.

Türkiye’nin bölge siyaseti için asıl büyük tehlike, Suriye’de. “Musul hamlesi” zaten Suriye’de Rusya’nın Türkiye’yi zora sokmaya başlamasına karşı “Ortadoğu satranç tahtası”nın bir başka köşesinde, “Sünni Araplar ve PKK-PYD dışında Barzani liderliğindeki Kürtlerin hamisi” olma iddiasıyla yapılmıştı.

“Musul’dan geri çekilme”den de, Türkiye’ye daha ağır yara verdirecek bir gelişme, Halep çevresinde Rusya bombardımanıyla oluşuyor.

Rusya, son günlerde Halep ile Türkiye arasında kalan bölgede çok şiddetli bir bombardıman başlatarak, Türkiye ile desteğindeki Ahrar el-Şam başta olmak üzere, “muhalif güçler”in Halep’le bağlantısını kesmeye yöneldi.

Rusya’nın hava operasyonu, Afrin’deki –yani “Fırat’ın Batı’sı”na zaten geçmiş sayılan– PYD’nin yönetimindeki Kürt kantonundan ilerleyecek YPG’lilere ve Suriye ordusunun kara harekatına avantaj sağlamayı ve “Azaz Koridoru”nu kesmeyi öngörüyor.

Türkiye ile Halep çevresinin tüm bağlantısının kesilmesi sağlandığı ve Türkiye’nin desteğindeki “muhalif güçler” devre dışı bırakıldığı takdirde, bu kez, ağır Rus hava bombardımanının Türkiye’nin Hatay sınırının doğusuna, Bab el-Hava ve Cisr el-Şugur’a da yöneleceği ve İdlib’in muhasara altına alınacağından söz ediliyor.

Ama en can alıcı konu, Kilis’in karşısında düşen “Azaz Koridoru”nu kesmek. Bu, Carablus-Azaz ya da Carablus-Mare arasında Türkiye-ABD işbirliğinde yapılması tasarlanan harekâtın da önüne geçecek. Halep-Kilis arasından Türkmenlerin bölgeyi boşaltması sonucunu verebilecek.

Tam bu konu gayet ayrıntılı biçimde şu dönem Washington Institute’da çalışmalar yürütmekte olan Lyon Üniversitesi öğretim üyesi Fabrice Balanche, “The Struggle for Azaz Corridor Could Spur a Turkish Intervention” (Azaz Koridoru için Mücadele bir Türk Müdahalesini Tetikleyebilir) başlıklı değerlendirmesinde yer aldı.

AZAZ KORİDORU İÇİN MÜCADELE

Türkiye ya da Batılı müttefikler, kara gücüyle bölgeye müdahale etmezlerse, “Azaz Koridoru”nun kapanması, Türkiye-Halep bağlantısının kesilmesi ciddi bir ihtimal.

Böyle bir durumda, Türkiye politikasının önü Musul’da Amerika, Halep’te Rusya tarafından kesilmiş olacak.

Bir başka deyimle, Türkiye, Irak’ta Amerika’yı, Suriye’de Rusya’yı aşamıyor olacak.

Gelişmekte olan bu durumun Türkiye içindeki yansıması, “Suriyelileşme” veya “Gazze-Batı Şeria” görüntülerini her geçen gün daha acı verici biçimde gözümüze sokan, Diyarbakır’da, Nusaybin’de, Cizre’de, Silopi’de, Silvan’da ve başka Kürt-yoğun yerlerde yaşananlar.

Ülkemizin bir bölümü şiddet sarmalı içinde kan ağlıyor.

Diyarbakır’dan Irak ve Suriye sınırlarına kadar olan alanda yaşananlar, Halep-Musul ekseninde yaşanmakta olan gelişmelerin yansıdığı “daha geniş ekran”a bakarak anlaşılabilir.

Ankara, ülkemizin bir bölümünü “Halep-Musul ekseni”nin “cephe gerisi” olarak algılıyor. O eksende ister “taktik geri çekilme” veya “stratejik hamle” gerçekleştirmek için, aynı eksende kimi durumlarda Washington ile “askeri işbirliği” yapan, Rusya ve İran’ın desteğinden yararlandığını düşündüğü “aktör” ile Türkiye sınırlarının içinde savaşa girmiş durumda.

“Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olma” özdeyişini hatırlatan bir durum ile yüzyüze kalma tehlikesi…