Musul'da Türk askeri: "jeopolitik" ve "realpolitik" bir okuma...

Türkiye'nin son hamlesini, doğru okumak gerekiyor. Bunu, "Türkiye Musul'u unutmadı; Kerkük petrollerinde gözü var" gibi sığ ve yarım yamalak tarih bilgisiyle bakarak, görmemek gerekiyor.

Musul’un çok yakınındaki Başika’da Türk askeri üssündeki askerlerin sayısı, Bağdat hükümeti tatmin edilene dek dondurulmuş olsa da, ortaya çıkan durum Türkiye’nin şu anda Irak topraklarında “yabancı asker” bulunduran üçüncü ülke olduğunu ortadan kaldırmıyor.

Türkiye’nin, Başika’ya gönderilen –ve şimdilik “dondurulduğu” söylenen takviye ile Irak topraklarındaki askerlerinin sayısı 3000. Başika dışındaki askerlerin tümü Kürdistan bölgesinde. Bu rakam ile, Türkiye İran ve ABD’nin ardından, Irak topraklarında “Iraklı olmayan” asker barındıran üçüncü ülke.

İran ve ABD askeri varsa, bizim niye olmasın, üstelik “Musul Vilayeti” isteğimiz dışında bizden kopartılana dek Irak bizim toprağımızdı; dolayısıyla bizim de bugünkü şartlarda orada askerimizin bulunması anlaşılır bir şeydir diye düşünenler olabilir. Var da zaten. Ama, Türkiye’nin Irak topraklarındaki askeri varlığı ile diğer iki ülkeninki arasında temel bir fark da var.

İran ve ABD askerleri, Irak topraklarında, BM üyesi Irak’ın meşru merkezi hükümeti olan Bağdat hükümetinin “onayı” ile bulunuyorlar. Türkiye’nin askeri varlığının da, “Irak Savunma Bakanı ile yapılmış ‘askeri eğitim anlaşması’ gereği” olduğu ileri sürülmekle birlikte, gerek Irak Cumhurbaşkanı Fuad Masum (Kürt-KYB mensubu) ve gerekse Irak Başbakanı Haydar el-Abadi, Türk askeri varlığının “Irak’ın egemenlik haklarının ihlali” olduğunu bildirerek, Irak Savunma Bakanı ile öyle bir anlaşma sağlanmış olsa da, bunu aşacak bir “siyasi tavır” ortaya koydular.

Kaldı ki, Başika’daki “geçici eğitim kampı”nın Feridun Sinirlioğlu’nun Kasım ayında Erbil’e yaptığı ziyaretten sonra, “sürekli askeri üs”e dönüştürüldüğü ve Siirt Üçüncü Komando Tugayı’ndan 400 kişilik bir tabur ile 25 M-60 A3 tankının, o gelişme üzerinden Başika’ya kaydırıldığı iddialarını basından izlemek mümkün.  

Eğer böyle bir durum söz konusuysa, bu da “sorunlu” zira Erbil, Kürdistan Bölge Yönetimi’nin merkezi ve Başika gibi KBY sınırları içinde olmayan bir yere ilişkin olarak “bir başka ülke” ile –bu ülke Türkiye de olsa- “askeri üs anlaşması” yapmaya yetkili olamaz.

Yani, konuya salt “hukuk açısı”ndan yaklaşılırsa, Türkiye’nin Başika’daki varlığı çok sağlam bir zemine oturmuş sayılmaz.

O yüzden, “jeopolitik”i esas alarak ve “realpolitik” ölçüleriyle konuya yaklaşmak daha net bir fotoğraf verebilir. Asia Times’ta M.K. Bhadrakumar’ın yaptığı gibi.

Asia Times, Hong Kong ve Tayland merkezli bir internet gazetesi. “Editoryal kimliği”ne ilişkin ilginç bir tanımı var: “Asya’nın bir ucundan diğerine, jeopolitik ile ilgili haberleri vermek.”

Köşe yazarları da “jeopolitik” üzerinden gelişmeleri okumaya ve yorumlamaya özen gösteriyorlar. Aralarında “Türkiye uzmanı” olarak sunulan M.K. Bhadrakumar, Hindistan’ın eski Ankara büyükelçilerinden. Musul yakınlarındaki Türk askeri üssüne ilişkin tartışmalara o da dahil oldu. “Türkiye, Musul’a bir başka ‘Arap İsyanı’nın başında geri dönüyor” başlıklı ilginç bir yorum kaleme aldı.

Türkiye’nin geçen hafta Ortadoğu’da bir Irak topraklarında bir de İran’ı rahatsız edecek şekilde, Körfez’de Katar’da askeri üs kurduğunun açıklanmasınının “bölge jeopolitiğini tarihî bir dönüşüme uğratacağı”na dikkat çeken Hintli diplomat-yorumcu yüzyıl önce İngiltere’nin başını çektiği “Arap İsyanı” sonucunda “bir imparatorluk olmaktan çıkarak bir ‘ulus-devlet’e küçülen” Türkiye’nin, şimdi bir başka Arap İsyanı’nın sırtından Osmanlı mirasına sahip çıktığını ve bir anlamda tarihsel “öcü”nü almakta olduğunu öne sürüyor.

Buradan hareketle, Tayyip Erdoğan için üstü kapalı da olsa “övgü” sayılabilecek cümleleri esirgemiyor; “Cumhurbaşkanı Recep Erdoğan’ın ülkesinin umut veren geleceğini berbat eden başına buyruk bir olduğuna dair hüküm süren söylemin tam aksine, gayet pro-aktif ve kendinden emin göründüğünü ve kendisinin ciddiyetle izlenmesi gerektiğini” vurguluyor. Tayyip Erdoğan’ı, aynı anda birçok topla birlikte oynayan usta bir jonglöre benzetiyor.

“Jeopolitik” üzerinden konuya yaklaşıldığı takdirde, doğal olarak, “Başika’da bulunma amacımız vallahi de billahi de peşmergeye IŞİD’e karşı eğitim vermek” gibisinden çocukça gerekçelere sığınmak olamaz. Oysa, Türkiye’de hükümetin en büyük zaaflarından biri de hem kendi ülkesinin insanlarını ve hem de dünya kamuoyunu aptal yerine koyan açıklamalarla siyaset yapmaya kalkışması.

Türkiye’nin Musul yakınlarındaki “askeri varlığı”nın belli başlı bir “rasyoneli” elbette ki var. Şöyle bir sıralama yapabiliriz:

1.    Irak’ta etkili bir askeri varlığı bulunan ve bunu Suriye’ye Halep civarına da yaymakta olan ve Rusya ile zımnî bir “bölgesel eksen” oluşturduğu gözlenen İran’a karşı-denge oluşturmak;

2.    Musul’un IŞİD’in elinden çıkması durumunda, Sünni merkezi olan Irak’ın ikinci büyük şehrini neredeyse tümü Şii olan Irak ordusuna teslim etmemek, “post-IŞİD Irak”ta “Sünni Arapların hamisi” konumunu elde etmek ve “Şiî bölgesel eksen”in uzantısı olarak görülen Bağdat’a karşı “Sünnî Erbil”i, Katar ve S. Arabistan gibi “Sünnî bölgesel merkezler”in içinde “Türkiye’nin nüfuz alanı”nda tutmak.

(1 Aralık’ta Mesut Barzani’nin S. Arabistan Kralı Salman tarafından pek rastlanmadık bir üst düzey karşılamaya muhatap olduğunu, Veliahd Prens Muhammed bin Nayif’in yanısıra Kral’ın oğlu, Veliahd’ın Veliahdı Prens Muhammed bin Salman ve 20 prens huzurunda ağırlandığını ve Türkiye’nin Başika hamlesinin birkaç gün sonra gerçekleştiğini bir yere not edelim.)

3.    Sincar (Şengal) yakınlarında konuşlanarak, Barzani’nin peşmergeleri ve “Sünni Arap unsurlar”la birlikte YPG’nin Suriye’nin kuzeydoğusundaki hakimiyetini önleyecek tedbirleri almak ve ABD’yi YPG ilişkisinden caydırmak.

4.    Rusya ile son ihtilaftan sonra, Moskova’nın PKK ve PYD’ye “açık çek” verme ihtimaline karşılık, her ikisine karşı “sahaya askerî olarak yerleşmek.”

Türkiye’nin son hamlesini, doğru okumak gerekiyor. Bunu, “Türkiye Musul’u unutmadı; Kerkük petrollerinde gözü var” gibi sığ ve yarım yamalak tarih bilgisiyle bakarak, görmemek gerekiyor.

Ankara’nın şu sıradaki “Musul pozisyonu”nun doğru değerlendirmesi, “ideolojik dürtüler” ile “realpolitik dinamikler” üzerinden yapılacak okumayla olur.

Konunun bir yanı, Irak ve Suriye’deki gelişmelerden sonra, “Birinci Dünya Savaşı sonrası bölgesel düzen”in sona ermesi üzerine, Ortadoğu’nun “yeniden paylaşımı”yla ilgili.

Diğeri ise, bununla yakından ilişkili biçimde “Kürtler”le ilgili. Özellikle, Türkiye’dekilerin bir parçası görüntüsü veren Suriye Kürtlerinin “statüsü” ile.

Bu “denklem”de Washington yeri neresi? Tahran ve Moskova’nın, Türkiye’nin “Musul” hamlesine karşı tavırları ne olacak?

Washington, “Irak-Suriye denklemi”nin “değişken” unsuru. Tahran ve Moskova, “denkleme dahil” diğer tüm unsurlar gibi, hem onu etkilemek, hem ondan etkilenmek durumundalar.

Peki, Washington, nerede duruyor?

Bu soruya Washington’un şu sırada çok net bir cevabı olduğundan emin değiliz.