'Ne Şam'ın şekeri ne Arap'ın yüzü' politikası olabilir mi?

Türkiye'nin Suriye politikasına eğilirken 'ya hep, ya hiç' veya 'siyah-beyaz' durumunda değiliz.

ABD başkanları her yıl bu zamanlarda ‘State of the Union’ yani ‘Birliğin Durumu’ konuşması yaparlar. ‘Birlik’ yani ABD. Bu konuşma, başkanın bir yıl içinde çeşitli konulara ilişkin yaklaşımının ne olacağı konusunda ipucu verir.

Obama’nın bu yılki ‘Birliğin Durumu’ konuşmasıyla geçen yılki arasında Suriye konusundaki yaklaşım farkı çarpıcı ve en başta bizi, yani Türkiye’yi ilgilendiriyor.

Obama, bu yıl, “Kendi halkını katleden bir Suriye rejimi üzerindeki baskıyı ve her Suriyelinin hakkına saygı gösteren muhalefet liderlerine desteği devam ettireceğiz” dedi.

Söz konusu ‘destek’in nereye varacağına dair hiçbir ipucu vermediği gibi, ‘her Suriyelinin hakkına saygı gösteren muhalefet liderleri’ sözcükleriyle muhalefet içinde tercih ortaya koyduğu ve Alevilere ve Hıristiyanlara husumet gösteren, kimisi el-Kaide’ye kadar uzanan Selefi ya da ‘Cihadi’ İslamcı gruplardan, uzak duracaklarını ima ediyor.

Obama’nın Suriye konusunda geçen yıl farklı bir vurgulaması mı olmuştu?

Evet. 2012 yılındaki ‘Birliğin Durumu’ konuşmasında Başşar Esad’ın ‘sonunun yakın olduğuna’ dair güvenini dile getirmişti ve Libya diktatörü Kaddafi’nin halk ayaklanması sonucu devrildiğine gönderme yaparak “Ve Suriye’de, Esad rejiminin yakında değişim güçlerinin geriye döndürülemeyeceğini ve insan onurunun inkâr edilemeyeceğini göreceğine ilişkin hiçbir kuşkum yok” demişti.

Obama, bu kez, ‘Esad’ın sonu’ ile ilgili hiçbir söz etmezken, Suriye konusunda ‘tonu düşük’ vurgusu, Washington’da Başkan’ın Ortadoğu ihtilaflarından uzak durma kararlılığının göstergesi olarak değerlendirildi.

Zaten, önceki CIA Başkanı David Petraeus’un hazırladığı, önceki Savunma Bakanı Leon Panetta ile Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın desteklediği ve onayladığı, ‘Suriye muhaliflerine silah desteği’ne dair bir plan, Obama tarafından ‘veto’ edilmiş ve yürürlüğe konmamış olduğu bilgisi yeni ortaya döküldü.

Obama’nın geri çevirdiği o Amerikan planı Türkiye’nin isteklerine uygundu ve Türkiye’ye özel bir rol tanıyordu.

Obama’nın Suriye konusunda benimsediği ve yeni ekibiyle sürdüreceği politika, Türkiye’yi Suriye konusunda ‘yalnız bırakma’ ihtimalini taşıyor. Ya da Türkiye’yi Katar ve S.Arabistan ile aynı hat üzerinde davranmaya mecbur bırakacak bir yön taşıyor ki bu da Türkiye’ye yöneltilen ‘mezhepçi Suriye politikası izlediği’ eleştirilerini güçlendirmeye yarayabilir.

Cilvegözü sınır kapısındaki terör eylemi, Türkiye’nin Suriye politikasına yönelik eleştirileri daha da canlandırdı. ‘Suriye’de ne işimiz var!’, ‘Suriye’nin içişlerine karışmaya ne hakkımız var’, ‘Bu iktidar bizi Suriye bataklığına sürüklüyor’ vs. cinsinden ‘içe kapanmacı’ ve dönemimizin gerçeklerine sırtını çeviren yanlış ve haksız eleştiriler bunlar.

‘Ne Şam’ın şekeri, ne Arap’ın yüzü’ şeklindeki, kökü Birinci Dünya Savaşı dönemine giden ‘ırkçı’ özdeyişi bir ‘dış politika düsturu’ haline dönüştüren ‘Kemalist-ulusalcı’ dış politika zihniyetinin dışavurumudur, ‘Suriye’nin içişlerine karışmamak’ konusundaki sözde titizlik.
Tam 911 kilometrelik upuzun bir sınırımızın bulunduğu bir ülke Suriye. O upuzun sınırın çok önemli bir bölümü sadece dümdüz bir alandan geçen ve Türkler ile Arapları ayırt etmeye değil, Kürtleri bölen bir sınır çizgisi söz konusu olan. Hatta, Hatay ilimizde, Kilis ve Şanlıurfa ilimizin bazı bölümlerinde Arapları da bölen bir sınırdan söz ediyoruz.

Ve bu ülkede iki yıl içinde 60 bin insanın öldüğü,

2 milyon insanın yerinden olduğu, Türkiye’ye 200 bine yakın insanın mülteci olarak sığındığı bir çatışma söz konusu. Suriye, ‘beşeri’ olarak Türkiye sınırlarının içine girmiş ve girmekte iken, ‘içişlerine karışmamak’ diye saçma bir ‘ne Şam’ın şekeri, ne Arap’ın yüzü’ politikası izleyebilir mi Türkiye?

Türkiye’nin Arap değişim rüzgârıyla aynı doğrultuda kendisini konumlandırması ve Şam rejimine karşı tutum alması, Suriye muhalefetini desteklemesi; bütün bunlar esas olarak doğruydu.

Türkiye’yi (ve iktidarı) bu noktalardan eleştirmek doğru da değildir, haklı da değildir. Ama bu ‘Kemalist-ulusalcı’ ve günümüz bölgesinde günümüz Türkiyesi için asla sürdürülemeyecek öyle bir yaklaşım, Türkiye’nin Suriye politikasında üzerinde durulması ve düzeltilmesi gereken birçok noktaya ilişkin eleştirilerle de karıştırılmamalıdır.

Türkiye’nin Suriye politikasına eğilirken ‘ya hep ya hiç’ veya ‘siyah-beyaz’ durumunda değiliz.

Örneğin Soli Özel’in 6 Şubat’ta –yani Cilvegözü patlamasından günler önce- yazdığı ‘Suriye çukurunda politika’ başlıklı yazısı üzerinde durulması gereken eleştiriler açısından önemliydi.

Soli Özel, ‘... Türkiye’nin oynamak istediği rol ile sahip olduğu kapasite arasında, uygulamak istenenleri akim bırakacak derecede uyumsuzluk bulunduğu’ değerlendirmesinden yola çıkıyor, “Türkiye, beklenti-kapasite açığından mustarip bir ülke konumundadır” diyor.
Şu satırları özellikle dikkate değer: “Türkiye coğrafyası, tarihi, ekonomik gücü, yaratıcı damarlarının zenginliği, istikrarlı siyaseti nedeniyle nesnel açıdan güçlü bir devlet. Ne var ki bu gücün boyutları ‘oyun kurucu’ ya da ‘düzen kurucu’ olma iddialarını taşıyacak noktada henüz değil.

Türkiye kendi başına Suriye’deki faciayı ve katliamları durduracak güçte değildir. Rusya üzerinde etkisi, belli ki, yoktur. Hükümet, yeni bir savaşa bulaşmak istemeyen ABD’yi müdahaleye ikna edememektedir. İran, Suriye konusunda kızdığı Türkiye’yi devre dışı bırakarak nükleer program müzakerelerini Kazakistan’a aldırmıştır. Türkiye’nin acilen yeni bir oyun planına ihtiyacı vardır.”

Doğru Suriye politikası, bu eleştiriler ile ‘ne Şam’ın şekeri ne Arap’ın yüzü’ zihniyetinin reddi arasındaki ‘optimal nokta’yı bulmak olacak...