Niçin kan akıtılıyor? Nasıl durdurulabilir?

PKK'nin Kandil kadroları kesin ağırlık koyarlarsa, PKK eylemleri durur. Yani, kontrol dışı bir noktada olduğumuzu düşünmüyorum. Ancak, Erdoğan'ın da 'savaş politikası'ndan vazgeçmesi gerekiyor. 'Savaş politikası'na son vermek ve 'kanı durdurmak' şart. 2011'den farklı olarak, bu kez, Ankara'nın dinleyeceği ve dinlediği 'üçüncü taraf'ın devreye girmesi de zorunlu.

Türkiye’de şiddet tırmanıyor. Yine kan dökülüyor. Yılların emekleri boşa gitmiş gibi. Benim gibiler açısından, “Sisyphos Efsanesi”...

 

İki yılı aşkın süredir, iktidar çevrelerinin ve  “tetikçileri”nin “havuz medyası”nda, “sosyal medya”da ya da Tv kanallarında ismimizden söz etmedikleri, saldırı ya da karalama hedefi yapmadıkları gün sayısı, zaten, pek azdı.

 

“Tek merkez”den yönetilen bu “kampanya”nın başlangıç tarihi, “Çözüm Süreci”nin ilân edildiği dönemlere denk düşüyor.

 

Kürt sorununun barışçıl çözümü için yıllarını vermiş, 1993’teki “ilk” girişimden başlayarak daha sonrakiler de belli roller üstlenmiş birisine karşı, “Çözüm Süreci”yle birlikte “karalama kampanyası” yürütülmesinin bir gerekçesi, bir anlamı olmalıydı.

 

Vardı:

 

İktidar ve en tepesindeki kişi, kendisine “biat” ederek, “Çözüm Süreci” diye sunduğuna gözü kapalı biçimde, onun “propaganda neferi” olarak atlamayacağımı gayet iyi biliyordu.

 

Kendisinin, gerçekten çözüm niyetleri bulunduğuna ilişkin kuşkularım olabileceğini seziyordu. “Çözüm Süreci”ne bir içerik kazandırmayacak olmasına, konuyu bir “zaman kazanma” ve “oyalama” sürecine dönüştürmesi karşısında eleştiriler yönelteceğimi de -doğru biçimde- kestirebiliyordu.

 

Dolayısıyla, itibarsızlaştırılmalıydık. Zira, Kürt sorunu ve çözümü konusunda, Türkiye içindeki ve dışındaki Kürtler nezdinde ve genel olarak Türkiye ve uluslararası kamuoyunda itibar sahibiydik.

 

Ellerinden geleni yaptılar. Belli ölçülerde başarı da sağladılar,

 

Bu arada, “Çözüm Süreci” büyük ölçüde tahmin ettiğim şekilde yol aldı. “AKP garanti belgeli” bir siyasi faaliyet olması, Türkiye’nin arka arkaya üç seçimden geçecek olması olgusuyla irtibatlıydı.

 

Bu, “zaman kazanma ve oyalama” ihtimalini de içeriyordu. Seçimlerden sonra vazgeçebilirlerdi. “Ateşkes” ve “çatışmasızlık hali”ne son verebilirlerdi.

 

Tam da öyle oldu. 7 Haziran’ın “en kestirme okuması” Tayyip Erdoğan’ın istediğini elde edememesiydi. Bunun başlıca nedeni, HDP’nin; AKP’ye giden Kürt oylarını da kendisine çevirerek elde ettiği ve anti-demokratik barajı paramparça ederek kazandığı seçim başarısı idi.

 

7 Haziran’dan sonra, Erdoğan-AKP tarafından “Çözüm Süreci”ne nokta konulabilir, yani “ateşkes” ve “çatışmasızlık hali” sonlandırılabilir, “savaş” canlandırılabilirdi.

 

Suruç Katliamı ve bir provokasyon olduğu ihtimali her geçen daha da güçlenen Ceylanpınar cinayeti ardından, ABD’yle varılan İncirlik mutabakatı ve IŞİD ile savaş paravanası altında, Irak (Kürdistan) topraklarında PKK hedeflerine başlatılan yoğun hava bombardımanları ve Türkiye içindeki tutuklama dalgalarıyla, “ateşkes”e ve “çatışmasızlık hali”ne nokta konuldu.

 

Bunun arkasında, PKK misillemeleri ve her gün artan sayıda asker ve polis kayıpları gelmeye başladı. Türkiye, “şiddet sarmalı” içine bir kez daha ve gayet tehlikeli bir biçimde, nerede, nasıl duracağı kestirilemez halde yeniden sokuldu.

 

İki çarpıcı “olgu”ya dikkat çekmek istiyorum:

 

PKK ile “şiddeti sona erdirmek” ve “Kürt sorununu çözmek” gerekçesiyle gizlice başlatılmış olan “Oslo Süreci”, görünürde “uzlaşma” noktasına yaklaşılmakta iken, aniden 14 Temmuz 2011 yılında noktalandı. O güne dek fiilen sürmekte olan “ateşkes” ve “çatışmasızlık hali” sona erdirildi.

 

Gerekçe, Silvan kırsalında bir askeri birliğin PKK gerillaları tarafından pusuya düşürülüp şehit edilmesiydi. AKP iktidarına göre, PKK “görüşme masası”nı Silvan saldırısıyla devirmişti.

 

Zamanlama ilginçti: Neredeyse tam bir ay önce, 12 Haziran 2011’de AKP (yani Erdoğan) yüzde 50 ile müthiş bir seçim zaferine imza atmıştı.

Yani?


Yani, Erdoğan, muhtemelen, o güne kadar geçerli olan parametreler ile “Kürtlerle uzlaşma”ya artık ihtiyaç duymadığına hükmetti. Yani, “Silvan pususu”, Erdoğan iktidarı için “ateşkes”e son verme bahanesi oldu.

 

Sonuç?

 

2011 Temmuz’undan başlayarak, 2012 sonuna kadar, çok sayıda insanın 1990’ları hatırlatacak ölçüde hayatını kaybetmesi oldu.

 

“Çatışmanın sürdürülemezliği” ve bölgesel şartlar, yeni bir “çözüm süreci”ni zorladı. 2013 başlarından 2015’in ikinci yarısına kadar, toplumda büyük umutlar ve “ateşkes” ile “çatışmasızlık hali” sayesinde çok büyük ferahlık yaratan son süreç başladı.

 

Son süreç ne vakit noktalandı?

 

Yine bir genel seçimden sonra. Bu kez, Tayyip Erdoğan’ın istediğini fazlasıyla alması değil, alamaması ve “şansını tekrar denemek” istemesi üzerine...

 

Yani, şu son dönemde dökülen kanlar, hiç kuşkusuz PKK’nin silahlarından açılan ateşle de dökülmektedir ama bunun baş sorumlusu “ateşkes” ve “çatışmasızlık hali”ne kendi dar siyasi hesapları ile son veren iktidar ve onun gerçek lideridir.

 

Hem 2011 ve hem de 2015’te “süreç”in durması, “ateşkes”e son verilmiş olması, esas olarak, iktidar sorumluluğundadır.

 

Her iki “ateşkes” ve “çatışmasızlık hali”nin sona erdirilmesinde ve bunun baş sorumlusunun “Erdoğan iktidarı” olmasındaki paralellik ve benzerliğe karşılık, iki durum arasında çok önemli farklar da var.

 

Bunların başında, HDP’nin (ve eş genel başkanı Selahattin Demirtaş’ın) şahsında, herhangi bir çözüm sürecinin meşru ve etkili “muhatabı”nı ve “temsilcisi”ni bulmuş olmasıdır.

 

HDP, Türkiye demokratlarının canla başla desteklediği ama esas olarak “Kürdistanî oylar”ın çok büyük çoğunluğu ile 6 milyon oy, yüzde 13’lük bir oran ve 80 milletvekillik bir güç olarak, Türkiye’nin –çalıştırılmıyor olsa da- yasama organına, TBMM’ye gelmiştir.

 

Herhangi bir Kürt sorunu çözüm süreci için altın fırsat!

Bu sayede, Selahattin Demirtaş, Brüksel’de Avrupa’daki en önemli iki Kürt siyasi şahsiyet, Zübeyir Aydar ve Remzi Kartal ile görüşmesinin ardından, “PKK derhal elini tetikten çekmelidir” demiştir.

 

Erdoğan ve “geçici” hükümetin, HDP’yi “şeytanlaştırma” çabalarının ve “PKK ile arana mesafe koy” çağrılarının haklı bir yanı yoktur. Şu aşamada aslolan, iktidarın “savaştan vazgeçmek” amacıyla adım atmasıdır.

 

Nitekim, Demirtaş, şunları da söyledi:

 

“PKK derhal elini tetikten çekmeli. Hükümet bir an evvel diyalog için hazır olduğunu beyan etmeli. Türkiye’nin yüzde 80’i barış istiyor. Biz de barış için çalışacağız. Tek derdimiz oy olsaydı, AK Parti’yi geriletmek olsaydı yerimizde otururduk. Savaş politikası AK Parti’yi bitirir. Bizim için önemli olan kanın durmasıdır.”

 

Önceki gün Reuters aradı, “Türkiye’de başlayan şiddet tırmanışının artık kontrolden çıkıp çıkmadığına, PKK’nın genç Kürtlere hükmedemez hale gelip gelmemiş olduğuna” dair ne düşündüğümü sordu.

 

“PKK’nin Kandil kadroları kesin ağırlık koyarlarsa, PKK eylemleri durur” dedim. “Yani, kontrol dışı bir noktada olduğumuzu düşünmüyorum. Ancak, Erdoğan’ın da 'savaş politikası'ndan vazgeçmesi gerekiyor“ diye de ekledim.

 

“Savaş politikası”na son vermek ve “kanı durdurmak” şart. 2011’den farklı olarak, bu kez, Ankara’nın dinleyeceği ve dinlediği “üçüncü taraf”ın devreye girmesi de zorunlu.

Ankara, gerçekten IŞİD’e karşı “koalisyon”a bu kez kararlı biçimde katılmışsa, o “üçüncü taraf”ın IŞİD’e karşı koalisyonun başını kim çekiyorsa, onun olması doğaldır...