Obama II: Şam ile 'kaçak dövüş', Bağdat'a destek...

Türkiye ile ABD, görünürde Suriye konusunda 'uzlaşsalar' da aslında birbirlerinden hayli farklı yaklaşımlara sahipler.

Suriye konusunda Türkiye’de yaygın bir “yanlış kanı” hüküm sürdü. Buna göre, Türkiye’nin Suriye politikası, “ABD’nin taşeronluğu”nun üstlenilmesiyle ilgiliydi. Türkiye, Başşar Esad rejimini devirmek isteyen Washington’ın “uzaktan kumandalı” politikasının uygulayıcısı idi.
Özellikle, kendisine “sol” etiketi takan kimi kesimler ve bazı “İslami” çevreler bu yanlış hükmün peşine takıldılar.

Oysa, bu hükmün gerçeklerle yakından uzaktan ilişkisi yoktu. Türkiye ile ABD, görünürde Suriye konusunda “uzlaşsalar” da aslında birbirlerinden hayli farklı yaklaşımlara sahipler.

Suriye konusunda Türkiye ile ABD pozisyonlarına ilişkin bir “yanlış kanı” ise bizzat Türk devletinin üst kademelerine egemen oldu. Bu “yanlış kanı”, Amerikalıların seçime kadar Suriye konusunda aktif gözükmek istemedikleri, seçimlerden sonra ise ağırlıklarını koyacakları ve Türkiye ile yakın işbirliğine girecekleri yönünde idi.

Kasım ayında seçimler oldu. “İkinci Obama dönemi”nin Washington’da başlaması neredeyse iki haftaya yaklaştı ve Obama yönetiminin Suriye’ye ilişkin daha aktif bir pozisyona yöneleceğine dair hiçbir işaret ortada yok.

Hatta, tam tersine, ABD’nin Başşar Esad rejimi ile el-Kaide’ye yakın İslami direniş grupları arasında, karşılıklı olarak birbirini zayıflatan ve Suriye’yi bir bakımda “denklem dışına çıkartan” mücadelenin, bir başka anlamda satrançtaki “pat” durumuna benzer bir durumun ortaya çıkmasından Washington’ın memnun olduğu haberleri kulağımıza geldi.

Dahası, Türkiye’deki yetkililerin, Washington’ın Suriye yaklaşımı “yanlış okudukları” ve “ABD’nin Suriye konusunda kılını kıpırdatmaya niyeti olmadığı”nı sağlam bir kaynaktan birkaç gün önce işittik.

Bu bakımdan, Aslı Aydıntaşbaş’ın dünkü Milliyet’in manşetinde yer alan Washington izlenimlerindeki şu bölüm özellikle dikkat çekici ve yukarıda vurguladığımız hususları vurgulayıcı nitelikte:

“... Başbakan Erdoğan, aslında kasımda yeniden seçildiği günden itibaren Obama’dan randevu bekliyor. Amerikalılar ‘daha hükümet yeni kuruluyor’ diyerek hafif ağırdan alıyorlar. Ama ağırdan almalarının asıl nedeni Suriye. Başbakan doğal olarak buraya geldiğinde ‘Suriye böyle gitmez. Bir şeyler yapmanız lazım’ diyecek. 60 bin ölüm, günlük katliamlar ve sınırımıza yığılan mültecilerle Suriye’deki iç savaş, Türkiye için de büyük sıkıntı. Obama yönetiminde ise Suriye konusunda elini taşın altına koyup herhangi bir alanda ‘bir şeyler yapma’ eğilimi yok. Dışarıdan seyretmekle yetiniyorlar. Bu şehirdeki atmosfer, Ya çok yazık ama bu kanlı iç savaşa bulaşamayız”...

Aslına bakılırsa, Türkiye’nin “resmi tavrı” da, Başbakan’ın ve Dışişleri Bakanı’nın sık sık tekrarlanan ateşli konuşmaları ve “eski en yakın dost” Başşar Esad’ı yerden yere vuran açıklamaları bir yana, Washington’dakinden özünde farklı değil; Türkiye’nin Suriye’ye askeri müdahalede bulunmaya hiç niyeti yok. “Suriyeliler kendi işlerini kendileri gördüklerine, yani bu rejimi nasıl olsa devireceklerine göre, biz niçin bundan daha ötesinde riske girelim” diye ifade edilebilecek bir tavır ve yaklaşım söz konusu.

Ancak, Türkiye, ABD gibi değil. Suriye’deki gelişmelerden birebir etkileniyor. Suriye’deki “durum”un bugüne dek ortaya koyduğu bilanço, BM rakamlarına göre 60 binin üzerinde ölü, 700 bin mülteci, ülke içinde yer değiştirmiş olan 2 milyondan fazla insan. Suriye’nin nüfusunun Türkiye’dekinin üçte birinden az olduğunu düşünün ve bu rakamları Türkiye ölçeğine getirin, ne büyük bir felaket olduğu anlaşılır.
Üstelik, söz konusu “durum” devam ediyor, yani bir “pat” hali söz konusu ve bunun ne zaman, ne şekilde sonuçlanacağı da belli değil. Başşar Esad iktidarının ömrü elbette kısaldı ama ne kadar? Muhaliflerin, ise iktidarı devralmaları pek öyle eli kulağında gözükmüyor.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, Suriye’nin bir tür “Lübnanlaşması” gerçekleşiyor; yani ülkenin her bir yanının, farklı ülkelerin etkisi altında, değişik siyasi güçler ve mezheplerin kontrolüne geçerek, upuzun bir iç savaşın hüküm sürmesi. Lübnan’da bu 15 yıla yakın sürmüştü.
Bu bölge, uzun savaşlar ve iç savaşlara dayanıklı. İran-Irak Savaşı, milyon üzerinde can alarak sekiz yıl sürdü. Suriye’nin “Lübnanlaşması” o kadar olmasa da, hayli uzun sürer.

Türkiye, Suriye’deki gelişmelerin ilk dönemlerinden itibaren gerek siyasi ve gerekse “ahlaki” yönden doğru tavır aldı almasına ama çok şey, Başşar Esad’ın Tunus ve Mısır’daki değişime benzer biçimde, çok zaman almadan devrilmesi hesabına dayalıydı. Başşar’ın her şeye rağmen Şam’a hükmetmeye devam etmesi, savaşın süresini uzattığı gibi, Washington’ı olmasa da Türkiye’yi büyük sıkıntıya sokma potansiyeli taşıyor.

Bu durum ve ABD’nin “uzak durmak”ta ısrarı, giderek, rejim ile muhalifleri arasında “geçiş dönemi müzakeresi”nden yana olan Rusya gibi aktörlerin elini güçlendiriyor.

Üç hafta önce, Başşar, “uzlaşma müzakerelerine açık olduğunu” söylemiş ama “teröristler dışındaki muhalefetle görüşebileceğini” bildirmişti. Şimdi, Türkiye’nin de desteklediği muhalefetin şemsiye örgütünün kasım ayından beri başkanlığını yürüten Moaz el-Hatib de kalktı, “Suriye rejiminin temsilcileriyle Kahire’de veya Tunus’ta ya da İstanbul’da görüşmeye hazırım” dedi.

Muhalefet liderinin açıklaması, Başşar gitmeden hiçbir görüşmeye oturmaya razı olmayan (Başbakan Erdoğan da bu tutumu arkalıyordu) muhalefet saflarında kıyamet kopardı. Moaz’ın iki yardımcısından biri olan Bayan Suheyr Attasi, “Kasaplarla diyalog yok” derken, Türkiye’nin kurdurttuğu “Suriye Ulusal Konseyi”, Moaz el-Hatib’in tutumunun, “cani rejimle görüşmeyi reddetmiş olan muhalefetin tutumunu yansıtmadığını” açıkladı.

Moaz el-Hatib, bu tepkilere karşılık, “Rahat koltuklarına yaslanıp görüşmeyeceklerini söyleyenler var. Rejimin kalması üzerine değil, en az kan kaybına yol açacak şekilde nasıl gideceğini görüşmek üzere oturabiliriz. Krize bir siyasi çözüm aramak ve daha fazla kan dökülmesini önlemek amacıyla düzenlemeler yapmak için” diyerek pozisyonunu savundu.

Moaz’ın çıkışı, ne olursa olsun, muhalefet saflarından rejimle müzakereye oturmayı kabul yönünde bugüne dek gelen ilk sinyal. Rusya’nın istediği de buydu. “Kaçak dövüşmeyi seçen” Washington’ın desteğini alırsa, ya o yol açılır veya muhalefet çatlar.

Suriye ile ilgili her gelişme, Türkiye’nin dış politikasını da, iç politikasını da yakından etkileme gücüne sahip.

Sadece, Suriye değil, Irak ile ilgili her gelişme de öyle. Irak, Suriye’den birinci derecede etkileniyor. Erbil ile Bağdat arasında gerilen ip
giderek inceliyor. Ankara, Erbil’in arkasında, Washington Bağdat’tan yani Maliki’den vazgeçmiyor.

Ankara’nın Ortadoğu’da işi, Washington’la da zor; Washington’sız da...