Olmayabilir... Kurulmayabilir...

Kitabın en temel özelliği, Stargardt'ın "bir Alman savaşı" olarak nitelediği "İkinci Dünya Savaşı öyküsü"nü, savaş yılları içindeki "Alman bireyleri"nin anıları, gözlemleri, duygu dünyaları üzerinden anlatması. Bu özelliğiyle bir "ilk"...

BERLİN- Yazdığı kitabın öneminden iki hafta önce ünlü Avrupa tarihçisi Norman Davies ile Oxford’da sohbet ederken haberim oldu. Avrupa ve özellikle Polonya ve Rusya tarihiyle ilgili çok sayıda çok esere imzasını atmış olan Norman Davies, Nicholas Stargardt’ın “The German War” (Alman Savaşı) adlı kitabından “müthiş bir kitap” diye söz etmişti.

Londra’ya dönmek üzere tren istasyonuna dönerken, en yakın treni kaçırma pahasına, Oxford’un ünlü kitapçısı Blackwell’e bir kez daha uğramayı, Nicholas Stargardt için göze aldım. İşte orada, “2015’in en önemli kitapları” arasında duruyordu Oxford okullarından Magdelan College’ın tarih profesörünün kitabı: “The German War: A Nation Under Arms, 1939-45” (Alman Savaşı: Silah Altında bir Ulus, 1939-45)…

700 sayfalık “tuğla”yı aldım ister istemez. Kitabın en temel özelliği, Stargardt’ın “bir Alman savaşı” olarak nitelediği “İkinci Dünya Savaşı öyküsü”nü, savaş yılları içindeki “Alman bireyleri”nin anıları, gözlemleri, duygu dünyaları üzerinden anlatması. Bu özelliğiyle bir “ilk”…

Bir tuğla ağırlığı ve kalınlığındaki kitabın “Önsöz”ünün ilk cümleleri aynen şöyle:

“Bu kitap, İkinci Dünya Savaşı boyunca Almanya’da ve Alman işgali altında yaşayanların geçirdiği tecrübeyi anlamaya çalıştığım yirmi yıllık bir dönemi tamamlıyor. Bu, aynı zamanda, işin en başında yazmayı tasarlamadığım bir kitap. 2005’te Witnesses of War: Children’s Lives under Nazis”i (Savaşın Tanıkları: Nazilerin yönetiminde Çocukların Yaşamı) bitirdikten sonra çocuklar, Holocaust ve Nazi Almanya’sı hakkında artık hiçbir şey yazmamak konusunda kendi kendime ve beni dinleyecek kim varsa, söz vermiştim. Bu elinizdeki kitap, bundan sonra ne söylenecekse, ondan önce Almanların ne için savaştığına dair bir şey söylemek gerektiğine ilişkin olarak yazdım kısa bir makaleden yola çıktı ve 2006-7 yılında Berlin Hür Üniversitesi’nde geçirdiğim bir yıl içinde daha büyük bir şeye dönüşüverdi”…

Bu “Önsöz”ün ilk satırlarını okuduğumda, “acaba” diye bir soru yalayıp geçmişti zihnimi, “’Cizre’nin, Silopi’nin, Nusaybin’in, Suriçi’nin… 2015’teki Çocuk Tanıkları’ diye bir çalışma yapmayı düşünen ya da şu sırada zaten böyle bir çalışma yapmakta kimse var mıdır?”

Yarım yüzyıl sonra Türkiye’nin tarihi, Ortadoğu tarihiyle birlikte ele alındığında acaba, kim, ne yazacaktı?

Nicholas Stargardt’ın “The German War” adlı kitabı, kendiliğinden, Roger Moorhouse’ın “Berlin at War” adlı kitabının kütüphanemden inmesini sağladı. Moorhouse da bir İngiliz tarihçi ve Almanya tarihi uzmanı. Kitabını elime tekrardan alınca, Norman Davies ile birlikte kitap yazmış olduğunu gördüm. Daha önce farketmemişim.

2010 baskılı “Berlin at War- Life and Death in Hitler’s Capital, 1939-45”i (Savaştaki Berlin- Hitler’in Başkentinde Yaşam ve Ölüm, 1939-45), bu yıl içinde bilinçli bir tercihle Berlin’de almıştım. Kitap, savaş yıllarını, “Berlin’li bireyler”in gözünden, mektuplaşmalara, anılara, birebir mülakatlara dayanarak, “içerden” anlatıyor.

Son iki yıldır ne zaman Berlin’de vakit geçirsem, her seferinde, bu eşsiz şehrin öyküsü üzerinden, Türkiye’nin yaşamakta olduklarıyla ilgili paraleller kuruyor zihnim. Özellikle 1930’ların ilk yıllarının Berlin’i ile Türkiye’nin son iki-üç yılı arasında.

Kitabın bazı bölümleri özellikle ilgimi çekti. Örneğin, 22 Haziran 1941 günü Berlin’deki hava ve ortam. O gün, bir pazar günü imiş ve Berlin’liler iyi havadan yararlanarak, şehrin çevresinde bulunan ve ortasındaki Tiergarten’daki piknik yerlerine akmışlar.

Ne tesadüf, 22 Haziran 2014 günü Berlin’deydim ve o gün de bir pazar günüydü ve Berlin’de hava, tıpkı 1941’in 22 Haziran’ındaki gibiydi. Tiergarten, güzel havada pazar gezintisi yapanlarla doluydu.

22 Haziran 1941’in önemi şuydu ki, o gün, Avrupa tarihinin en büyük askeri harekatı başlamıştı. 3,5 milyon asker, 4000 tankla, 2500’den fazla savaş uçağıyla desteklenerek, 2000 kilometre genişliğindeki bir cepheden Rusya’da dalmış, ilerlemeye başlamıştı.

Bir yıl önce, 1940’ta Almanya’nın Paris’i ele geçirdiği haberi gelmişti. Norveç’in kuzeyinden, Kuzey Kutbu’nun bitişiğinden Akdeniz’e kadar tüm Batı Avrupa, Almanya’nın kontrolü altına giriyordu. Paris’in “düştüğü” haberinin Berlin’de duyulmasını, Roger Moorhouse, “Berlin at War”ın bir yerinde şöyle anlatıyor:

“… 1940’da sivillerin morali kesinlikle düşüktü. Sadece savaşın biteceği duygusuyla yükselebiliyordu. Kötümserlerin başında, Hitler’e aktif biçimde muhalefet etmişler geliyordu. Onların haleti ruhiyesi daha kolay anlaşılabilirdi. Aralarında bir çoğu, Hitler’e yönelik halk coşkusunun azalması için askeri bir başarısızlık bekliyorlardı ki, Genelkurmay’ın daha ılımlı eli bir nebze güçlenebilsin.  Bu anlayışın en tipik temsilcilerinden biri Alman askeri istihbaratı Abwehr’in yetkililerinden ve Hitler’in devrilmesi için aktif faaliyet gösteren bir grubun ileri gelenlerinden Albay Hans Oster’di. Hitler’e muhalefet eden Oster gibi herkes için, 1940’ta Fransa’nın düşüşü tepelerine inen bir balyoz darbesi gibiydi.”

Özellikle, Berlin’de sesi soluğu çıkamayan birçok insan için, öyle olmalı. Zira, Berlin, Nazilere ait hiç değildi. Roger Moorhouse, “Berlin at War”da şehrin bu çarpıcı özelliğini şöyle tanımlıyor:

“Alman başkenti hiçbir vakit Nazilerin doğal zeminini oluşturmamıştı: sol gelenekleri, canlı Yahudi cemaati ve kozmopolit eliti bunu ortaya koymuştu. Dahası, her Alman şehrinden –her düzeyde- daha fazla Nazilere karşı koymuştu. Sıradan Berlinlilerin suç ortaklığı ve desteği sayesinde, Almanya’nın geri kalan her yerinden daha fazla olacak şekilde, daha fazla sayıdaki Yahudi, orada yeraltında varlıklarını sürdürebilmişlerdi.”

1930’larda Hitler muhalifleri ne gibi bir duygu ortamı içindeydiler; hele 1940’da Paris’in düştüğü gün ya da 1941’de Avrupa tarihinin görmediği büyüklükteki bir güçle Almanya, Rusya’ya girdiği vakit, Berlin, o günü nasıl yaşıyor, insanlar neler düşünüyorlardı?

1930’larda, 1940’ta, 1941’te 1945’i görebilen pek az kişi vardı herhalde. 2015 yılında 1945 ve sonrasında neler olup bittiğini bilmeyen hiç kimse yok.

Tarih okumak ilginç. Özellikle Berlin’de, Berlin’i…

Bütün bunların, 2015’te Türkiye’de neler olup bittiğini izlemek ile ne ilgisi olabilir?

Olmayabilir.

2015’in bitimine bir gün kala, Türkiye’nin bugünü ile 1930’ların başlarındaki Berlin’i arasında ne gibi paralellikler kurulabilir?

Kurulmayabilir.