Ortadoğu'da 'kanlı otokrasi, dindar kleptokrasi, istikrarsız demokrasi' dışında seçenek var mı?

Ortadoğu adındaki 'bizim mahalle' için asıl stratejik önem, Süveyş'in önemini yitirme ihtimali. Bu Ortadoğu'nun 'stratejik değeri'nin ABD'nin gözünde, giderek, azalmaya başlaması demek.
Ortadoğu'da 'kanlı otokrasi, dindar kleptokrasi, istikrarsız demokrasi' dışında seçenek var mı?

HALIFAX - “Toplantının açılış konuşmasını yapan Amerikan Savunma Bakanı’nın hiç Ortadoğu’dan söz etmeyip neredeyse konuşmasının tümünü Kuzey Kutbu dairesi üzerine toplamasından çok ferahlık duydum. Ama yine de ben Ortadoğu’dan bakınca Batı’nın nasıl göründüğünü anlatayım: Evet, Batı, gerileme içindedir...”

“Amerikan Savunma Bakanı’ndan konuşması boyunca iklim değişikliği ve bunun etkilerini işitmek, gerçekten çok ilginç ve insanı rahatlatıcı nitelikte...”

Bu cümlelerin ilki İsrail Savunma Bakanı Moşe Yaalon’a, ikincisi Sarkozy’ye özel yakınlığıyla bilinen tanınmış Fransız düşünce adamı ve parlamenter Pierre Lelouche’a ait. Sözünü ettikleri Chuck Hagel’in Kanada’nın Atlantik kıyısında beşincisi toplanan ‘Halifax Uluslararası Güvenlik Forumu’nda yaptığı açılış konuşmasının içeriği.

Halifax Forumu konuşmacılarından Moşe Yaalon, tam bir ‘şahin’ olarak bilinir. Zaten kariyerinde İsrail Genelkurmay Başkanlığı (İkinci İntifada’ya en sert karşılık verildiği dönemde), askeri istihbarat başkanlığı, ‘Özel Kuvvetler’ vs. ne ararsanız var. Filistinlilerden ‘kanser tümörü’ olarak söz ettiğini, İsrail’in Gazze’den çekilmesine karşı çıkmış olduğunu, İran’a karşı da sertlik politikası izlenmesinden yana tavır aldığını hatırlatırsak, ‘şahinliği’nin ölçüleri ortaya çıkabilir.

‘Batı’nın gerileme’ içinde olduğuna gerekçe gösterirken ‘Suriye arenası’ndan söz etti. ‘Suriye arenası’nın aslında bir ‘Şii-Sünni savaşı’ olduğunu, ‘saldırgan taraf’ olan ‘Şii hattı’nın Rusya tarafından desteklenmekte iken ‘Sünnilerin Batı’ya güvendiğini’ ama ‘Batı’nın hareketsizliği’ni örnek verdi.

İsrail’in Şam çevresinde Hizbullah’a silah taşıyan konvoyları iki kez bombalamasının ardında Moşe Yaalon’un bulunduğu öne sürülüyor.
Moşe Yaalon konuşurken, Suriye muhalefetinde önemli yeri olan ve merkez olarak İstanbul’u tutmuş olan ‘Suriye Ulusal Konseyi’nin başkanı George Sabra’nın salonda olmadığını fark ettim. George Sabra, bilinçli olarak salonu terk etmiş olduğunu daha sonra bana söyledi.
Halifax Uluslararası Güvenlik Forumu, ele aldığı konular ve katılımcılarının üzerine yerleştikleri yelpaze nedeniyle çok ilginç ve önemli uluslararası toplantılardan biri oldu sayılır. Bu seneki katılımcılara bakıyorum, en geniş katılımla gelen Amerikalılar arasında Halifax Forumu’nun bir nevi ‘Aziz’i addedilen Arizona Senatörü ve 2008 Başkanlık seçimlerinde Obama’nın Cumhuriyetçi rakibi John McCain’den, 2004 Başkanlık seçimlerinde George W. Bush’un (ve Irak Savaşı’nın) en amansız muhalifi olarak karşısına çıkmak isteyen Demokrat aday adayı, dönemin Vermont Valisi Howard Dean’e uzanan bir yelpaze.

Howard Dean, ABD’nin gördüğü ‘en liberal’ siyasi şahsiyetlerin başında geliyor. Söz aldığında, kendisini ‘Ben Vermont’tan Howard Dean’ diye tanıtınca, o Howard Dean mi diye önümdeki kitapçığa baktım. Oymuş.

Bu, benim Halifax Forumu’na ikinci katılışım. Geçen yılki ‘Suriye paneli’nin panelistlerinden biriydim. Bu yıl ilk kez katılan ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel’in konuşmasından önce birkaç dakikalığına gösterilen tanıtım filminin ilk karesinde vardım. Sırayla çok kişinin ‘Peace’ yani ‘barış’ sözcüğünü telaffuz ettiği tanıtım filminin sesli bölümü de benimle başlıyor.

Geçen yılkinin bu amaçlı bir çekim olduğunu unutmuşum. Kendimi büyük ekranda görüp birkaç saniye ağzımdan söz çıkmayınca, ne diyeceğimi, niçin böyle bir gösterim yapıldığını kendim de merak ettim. Neyse ağzımdan ‘Peace’ sözü çıktı; ardımdan görüntüye gelenler benim kadar beklemeden ‘Peace’ dediler. Böylece ne demiş olduğumu öğrenmiş oldum.

Bu tür uluslararası güvenlik konulu toplantıların temel amacı, ‘güvenlik’ sözcüğüyle adeta eşanlamlı bir anlam yüklenen ‘barış’a yönelik tehditlerin neler olduğu ve ‘barış’ın nasıl elde edileceğidir. Küresel anlamda ‘barış’, ister istemez, ‘bölgesel çatışmalar’ı tartışma alanına taşır.
Bu gibi toplantılar, karar vericiler, devlet ve siyaset adamları ile akademya ve entelijansiyanın, yani araştırmacılar, yorumcular ve aydınların bir şekilde eşitlendiği, adı üzerinde, forumlardır. Bu gibi forumlarda, uluslararası trendleri görmek ve öğrenmek fırsatı da olur.

Tam bu anlamda, Chuck Hagel’in konuşmasının büyük bölümünü ‘Arctic’ yani ‘Kuzey Kutbu Dairesi’ne ayırmasının ve ‘iklim değişikliği’nin yol açacağı güvenlik sorunlarına gönderme yapmasının, ‘Kuzey Kutbu Dairesi’nin çok uzağında, Ortadoğu’nun sıcak gündeminde kavrulan bizler için bayağı önemi var.

O da şu: İklim değişikliği nedeniyle yılın önemli bir dönemi buzlarla kaplı olan Kuzey Kutbu çevresinde buzlar erimekte olduğu, daha da eriyeceği için, deniz trafiği mümkün olacak. Bu da Rusya’nın ‘Kuzeydoğu Geçişi’, ABD, Kanada ve Batı’nın ‘Kuzeybatı Geçişi’ (Northwest Passage) dediği, Pasifik-Atlantik ya da Atlantik-Pasifik geçişini -buna petrol ve doğalgaz taşımacılığı da dahil- mümkün kılacak.

Batı, Kuzey Kutbu Dairesi’nin, bir başka deyişle ‘Kuzeybatı Geçişi’nin Rusya’nın ve giderek Rusya-Çin işbirliğinin kontrolünde olmasından kaygılı. ABD’nin ve üyesi olduğumuz NATO’nun bundan sonraki ‘stratejik yaklaşımları’nda ‘Arctic’ ve ‘iklim değişikliği’ bu nedenle özel bir yer tutacak.

Ama Ortadoğu adındaki ‘bizim mahalle’ için asıl ‘stratejik önem’, uluslararası ticarette Süveyş’in önemini yitirmeye başlaması ihtimali. Yani, Ortadoğu’nun ‘stratejik değeri’nin, ABD’nin gözünde, giderek, azalmaya başlaması demek bu.

Üç ay önce Dubai’de bir uluslararası toplantıda ‘Shale Oil Revolution’ (Şist Kayası Petrolü Devrimi) kavramıyla karşılaşmıştım. ABD’nin kendi şist kayası kaynaklarından elde edeceği petrol ve doğalgaz ile 18 ay sonra Ortadoğu’ya enerji bağımlılığının hiç kalmayacağı rakamlarla ortaya konmuştu. Yani, Körfez, yakın gelecekte ABD için o kadar da öncelikli bir ‘stratejik’ alan olmayabilecekti.

Obama yönetiminin, Irak’tan sonra Afganistan’dan pılıyı pırtıyı toplamaya başlaması, Suriye’den uzak durması, İran ile ‘potansiyel bir savaşı ortadan kaldıracak’ yeni sayfa arayışında bütün bunların, benim Dubai ve Halifax’ta işittiklerimizin de bir rolü var.

Bütün bunlar, Ortadoğu’yu büyük ölçüde ‘yerel aktörleri’nin kendi aralarındaki ‘itiş-kakış’ ile baş başa bırakılması ihtimalini ifade ediyor. Bu da, elbette, ‘her şey’i etkileyecek önemde bir gelecek demek.

İkinci Halifax tecrübemde benden istedikleri, ‘Turkey at 90: The Future of the Secular Republic’ (90’ında Türkiye: Laik Cumhuriyetin Geleceği’ başlıklı akşam yemeği konuşması. Akşam yemeği esnasında böyle 22 farklı başlık altında konuşma var. Katılımcılar hangisine ilgi duyuyorlarsa ona gidiyorlar. Ve, tümü off-the-record nitelikte.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Putin’in yanında “Bizi Şanghay’a alsanıza” dediği, önceki akşamki ‘Gala Yemeği’ sırasında burada, Halifax’ta duyuldu. O sırada, yemek masasında yanımda oturan ve Chuch Hagel ile Ahmet Davutoğlu’nun geçen hafta Washington’daki görüşmesinde hazır bulunmuş olan bir Amerikalı bana Çin füzeleri alım kararından söz ederek “Böyle bir aptallığı niye yaptılar?” sorusunu yöneltmişti

Umarım, ‘off-the-record’ toplantıda bize yöneltilecek zorular, ‘Laik Cumhuriyet’in Geleceği’ ile sınırlı kalır. Zaten kendi konuşma rolümüz nedeniyle, aralarında çok ilginç konular olan diğer 21’ini kaçıracağıma yanıyorum.

Şu anda, ‘bizim mahallemiz’ Ortadoğu ile ilgili açık toplantıya koşuyorum. Başlığı her şeyi anlatıyor: ‘Bloody Autocracy, Religious Kleptocracy, Unstable Democray: In Search of Better Choices for the Middle East (and Beyond)’.

Yani: ‘Kanlı Otokrasi, Dindar Kleptokrasi (Hırsızlık), İstikrarsız Demokrasi: Ortadoğu (ve Ötesi) için Daha İyi Seçenekleri Ararken’...