Ortadoğu'nun 'ortanca' çocuğu, Avrupa'nın 'hayal kırıklığı'...

Türkiye'de her kim 'demokrat' sayılmak istiyorsa, kendisini 'Avrupa demokrasi ortak paydası'nda ölçtürmelidir.
Ortadoğu'nun 'ortanca' çocuğu, Avrupa'nın 'hayal kırıklığı'...

Obama’ya yakın bir Amerikalı ulusal güvenlik uzmanı bu yakınlarda Türkiye’ye gelmiş, epey temasta bulunduktan sonra, “Türkiye: Ortadoğu’nun Ortanca Çocuğu” başlıklı bir değerlendirme yazısı kaleme almış. “Gelişmesine en çok yatırım yapmış olanların tecrübelerinden yola çıkarak, demokrasinin nasıl işlediğini anlamaya çalıştık. Üzülerek belirtmeliyim ki, ifade özgürlüğünün en temel yanlarının kısıtlandığı gelişmelerle şiddetlenen iç çatışmalarla ve yolsuzluğa batmış siyasi partilerle yüklü parçalanmış bir toplum bulduk” diyor. (Laurie A Watkins, Turkey: The Middle Child of the Middle East).

Türkiye’deki temaslarının ardından, “Birçok farklı yöne çekilen ama uluslararası saygınlık ve nüfuz sahibi olmak için umutsuz bir ihtiyaç duyan, Türkiye, en bariz haliyle Ortadoğu’nun ortanca çocuğu” hükmüne varmış. Tayyip Erdoğan’ın “otoriterlik eğilimi”ni de ortanca çocukların ilgi çekmeye yönelik, kendilerine özgü psikolojik durumuyla kıyaslıyor ve bunu “Türkiye’nin sürekli ortanca çocuk sendromunun göstergesi” diye tanımlıyor.

Yukarıdaki kişiyi tanımadım. Ama “tanıdık biri”yle uzun uzun Türkiye konuştuk. İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt’in yolu birkaç gün önce bir geceliğine İstanbul’a düştü. Kendisiyle bir akşam yemeğinde bir araya gelen grubun içindeydim. Sağ yanımda Carl Bildt, sol yanımda doktorasını İsveç’te yapmış ve gayet akıcı bir İsveççe konuşan Şahin Alpay...

Carl Bildt, bir ara, Türkiye’deki “demokratlar”ın Türkiye ile ilişkisinde AB’den ne umduğunu, ne beklediğini” sordu. Bu konuya girmeden önce, şu sırada İsveç’te bulunan Şahin Alpay’ın oradan yazdığı şu satırlara göz atalım:

“Peki, İsveç’ten bakınca Türkiye nasıl görünüyor? Bu soruya en taze cevap, ülkenin önde gelen gazetelerinden Dagens Nyheter’in 6 Nisan 2014 tarihli başyazısı. Yazı şöyle başlıyor: “Soru – Türkiye’nin İran, Eritre, Çin, Kuzey Kore, Pakistan ve Vietnam’la ortak yanı nedir? Cevap – Bu ülkelerin hepsi halklarını sosyal medyadan kısmen veya tamamen tecrit etme çabasında… Gerçek şu ki Türkiye, ifade özgürlüğünü ayaklar altına alan dünyanın en kötü diktatörlükleriyle yarışa girişmiş durumda.’

AKP hükümetinin Twitter’ı kapatması üzerine İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt, “Türkiye başbakanı Twitter’ı tehdit ederek sadece kendisine değil bütün bir millete zarar veriyor…” (21.03.2014) demişti. DN başyazısı, bununla yetindiği için Bildt’e ağır eleştiri yöneltiyor: “Macaristan da Türkiye gibi yanlış yolda gidiyor. Macar Başbakanı Orban da aynı Erdoğan gibi hafif sıklet bir Putin. Türk başbakanı isterse yakında Putin gibi bütün gücü elinde toplayabilir. Çağdaş bir sultan gibi davranıyor ve Türkiye’nin sınırlarını aşan ihtirasları var. Putin’i en ağır sözlerle eleştiren bir dışişleri bakanı için durumun bu olduğunu görmek zor olmamalı...”

Şahin Alpay’ın yukarıdaki satırlarını okuyunca, Bildt’e doğru cevap iletmiş olduğumuz kanaatine vardım. Zira kendisine, İngilizce “Engage but do not appease” demiştim. Yani, “(Türkiye ile) Yakın ilişkide olun ama (iktidarın) sırtını sıvazlamayın.)

AB’nin yaklaşımının da böyle olduğu anlaşılıyor. AB’den sorumlu bakan Mevlut Çavuşoğlu, hafta içinde Brüksel’de AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu toplantısına katıldı. AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Komiseri –ki, o da AB’nin “Türkiye yanlıları” arasında sayılıyor- Stefan Füle’nin (Çek-eski Komünist-Sosyal Demokrat) sözlerini kayda geçirelim:

“Altı noktaya dikkat çekmek istiyorum. Birincisi yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarının şeffaflık içinde yürütülmesi çok önemli. İkincisi komplo teorilerinden kaçınılmalı. Üçüncüsü Kürt meselesinde atılması gereken adımların geciktirilmemesi. Dördüncü nokta ifade özgürlüğünün AB için önemi. Çok sayıda televizyon kanalı veya gazete olması bir ifade özgürlüğü argümanı değildir. Beşinci nokta AB ile Türkiye arasındaki güven sorunu. Bunu aşmamız gerek. Son nokta da yine karşılıklı yaşanan yılgınlık durumu. Bu durumu değiştirmek için de pozitif gündemi daha verimli çalıştırmalıyız.”

Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Ria Oomen Ruijten de (Hollanda-Hıristiyan Demokrat) söz alarak Türkiye ile ilgili ciddi hayal kırıklığı yaşadığını belirtti ve şunları söyledi:

“Yapılmış olan tüm yargı reformlarını biz de alkışladık ama gelinen noktaya baktığımda söylemek zorundayım ki kelimenin tam anlamıyla hayal kırıklığı… Hep destek olmaya çalıştık ama şimdi gördüğümüz şey reform yerine hukukun kısıtlanması, sosyal paylaşım sitelerinin yasaklanması, Anayasa Mahkemesi yasağı kaldırınca da bu sefer Anayasa Mahkemesi’nin yapısını değiştirme ve gücünü kısıtlama yönünde açıklamalar. Bu, hukukun üstünlüğü olan bir durum değil. Bu işler böyle yürümez… Politik sonuçları var diye hukuku yok etmemelisiniz… Türkiye’nin dostları olarak hayal kırıklığı içindeyiz.”

AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu (KPK) Eşbaşkanı Helene Fleutre de (Fransa-Yeşil) eleştirilerde bulundu ve şunları söyledi: “Saçlarımızı diken diken eden şeyler olduğunu biliyoruz Türkiye’de. İfade ve basın özgürlüğü yargının bağımsızlığı kadar bir hukuk devletinin temel sütunudur. Kalkıp her şey iyi gidiyor diyemeyiz” diye konuştu.

Bunlara Türkiye’nin AB üyeliğine olumlu bakan ve Avrupa Parlamentosu’nun ikinci büyük grubu olan Sosyalistlerin lideri Hannes Swoboda’nın (Avusturya) Zaman’da yer alan sözlerinden şu bölümleri ekleyelim:

“Beni asıl derinden ve gerçekten üzen, Erdoğan’ın karakterindeki değişiklik. Erdoğan başbakanlığa başladığında reformcu, ülkesini Avrupa ve dünyayla entegre etmeye çabalayan bir liderdi. Şu an ise tam tersini yapıyor. Türkiye her geçen gün kendisini dünyadan daha fazla izole ediyor.”

Erdoğan’ın Türkiye’yi “hâlâ seçimlerle işbaşına geliyor olmakla birlikte otoriter bir sisteme götürdüğünü” kaydeden Swoboda, “Avrupa kriterleri, ilkeleri ve değerleri ihlal ediliyor. Böyle bir Türkiye Avrupa’dan uzaklaşıyor tabii ki” diyor.

Tayyip Erdoğan’ın “balkon konuşması”na da değinen Swoboda bu konuda şunları söyledi: “Bu dil Avrupalı değil ama demokrat hiç değil. Böyle bir dil ülkeyi ileri taşımaz. Hele bir de bu kişi cumhurbaşkanı olmak istiyorsa…”

Türkiye’de her kim kendisini “demokrat” sayıyor ve öyle sayılmak istiyorsa, kendisini ister sosyalist, ister muhafazakar, ister liberal, ister komünist, ister Hıristiyan demokrat, ister sosyal demokrat, ister yeşil, “Avrupa demokrasi ortak paydası”nda ölçtürmelidir. Yukarıdaki alıntılar bunu ifade ediyor.

AKP’yi dalkavukluk ruhuyla “halk ihtilali” diye palavracı bir dille tanımlayarak, Türkiye’yi bir “muhaberat devleti”ne sürükleyecek özellikler taşıyan MİT Yasa tasarısından “demokratik” sonuçlar çıkartacak kadar kendinden geçerek ve Anayasa Mahkemesi’nin HSYK Kanunu’nun bazı maddelerini iptali karşısında sessizliğe bürünerek “demokrat” camiada barınamazsınız. Avrupa’da yatacağınız yer olmaz.

Ne olur?

“Ortadoğu’nun sürekli kişilik sorunları ile boğuşan ortanca çocuğu” muamelesi görürsünüz.
Yani “AKP trolü” olabilirsiniz ama “demokrat” olamazsınız.