Otobüsü kaçırmayacaksınız...

"Charlie Hebdo katliamı"ndan uluslararası politikada "siyasi sonuç devşirme" bakımından, Netanyahu ile "yok birbirimizden farkımız" demek çok yanlış olmayacak.

İsrail’in saygın gazetesi Haaretz, “Netanyahu’nun Paris görüntüsü bir PR felâketiydi” diye başlık attı.

Pazar günü Paris’te bir milyon insanın yürüdüğü 1944 yılından beri tanık olunan büyük gösterinin en ön sırasında Benjamin Netanyahu’yu balkonlara el sallarken gördüğümde, benim içimden de, muhtemelen on milyonlarca insanın içinden de geçmiş olan duygu geçmişti.

İsrail Başbakanı, besbelli, seçim arefesinde Charlie Hebdo katliamını kendi adına bir “siyasi istismar” vesilesi olarak değerlendirmek istiyordu.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Ankara’da önceki gün Filistin Yönetimi Başkanı Abu Mazen ile ortak basın toplantısında (Mahmud Abbas) bu on milyonlarca insanın duygularını paylaşırcasına, “Soruyorum, Gazze'de 2 bin 500 kişiyi katletmek suretiyle bir devlet terörü estiren bu zatın el sallamasına siz nasıl bakıyorsunuz? Sanki tribünde insanlar onu çok heyecanla orada beklemişler gibi onlara el sallıyor. Hangi yüzle oraya gitti onu da tabii anlamakta zorlanıyorum" dedi.

Demesine dedi ama benzeri tepkilerin, yürüyüşteki aynı sıranın diğer ucundaki Türkiye Başbakanı Ahmet Davutoğlu ve dolayısıyla onun şahsında –katılsaydı- kendisi için de geçerli olduğunun farkında görünmedi.

Fransa sözcüğüyle adeta eş anlamlı hale gelmiş olan ünlü Le Monde gazetesi, yürüyüş günü, “ifade özgürlüğünün kısıtlı olduğu ülkelerden temsilciler”in yürüyüşe katılacak olmasını eleştirmiş ve bu isimlerin başına Davutoğlu’nu yerleştirmişti.

Le Monde, editörlerinden birinin, Marion Van Renterghem’in, Netanyahu ile başlayan Davutoğlu’ya biten isimler listesinin yer aldığı ve “Başşar Esad niye yok?” diye alaycı bir soru sorarak, “Maskaralık, Zavallı Charlie” diye noktaladığı tweetini de yayımlamıştı.

Le Monde bu konudaki yazısında, basın özgürlüğü konusunda dünyanın önde gelen “denetim mekanizmaları”nın başında gelen “Sınır Tanımayan Gazeteciler” adlı kuruluşun 2014 basın özgürlüğü sıralamasını da hatırlatmıştı. Buna göre, 180 ülke içinde Paris Yürüyüşü’ne temsilci gönderenlerin sıralamasında İsrail 96’ıncı, Gabon 98’inci. Ürdün 141’inci, Rusya 148’inci ve Türkiye 154’üncü sırada bulunuyor.

Le Monde yazısında “Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan kısa süre önce muhalif medyaya karşı toplu gözaltılar dalgasıyla ün saldı” cümlesine de yer verilmişti.

“Sınır Tanımayan Gazeteciler” adlı kuruluş, yaptığı açıklamada, daha da sertti. “Hangi temelde basın özgürlüğünün katili rejimler Paris’e gelerek ifade özgürlüğünü radikal olarak savunan Charlie Hebdo’ya destek veriyorlar” diye sordu.

Kuruluşun genel sekreteri Christophe Deloire, “Charlie Hebdo ile dayanışmamızı dünyanın diğer Charlie’lerini unutmadan göstermeliyiz. Gazetecileri susturan ülkelerin temsilcilerinin kendi uluslararası imajlarını düzeltmek için şu anki duygusal dışavurumlardan menfaat sağlamaları ve ülkelerine döndüklerinde de baskıcı politikalarına devam etmeleri kabul edilemez. Biz ‘özgür basın’ın katillerinin Charlie Hebdo’nun mezarına tükürmesine müsaade etmeyiz” diye konuştu.

Yani, “Charlie Hebdo katliamı”ndan uluslararası politikada “siyasi sonuç devşirme” bakımından, Netanyahu ile “yok birbirimizden farkımız” demek çok yanlış olmayacak.

Haaretz gazetesinin gönderme yaptığımız yazısında Netanyahu ve Paris performansına ilişkin anlattıkları, biz Türkiye’de yaşayanlar için de ibret niteliği taşıyor.

Yazı, “Paris seyahatinin Benjamin Netahyahu için yararlı olması bekleniyordu” diye başlıyor, İsrail Başbakanı, Angela Merkel ve onun gibiler ile el ele yürüyecek, küresel terörizme karşı mücadelede başı çeken liderlerden biri görüntüsünü verecek, böylece dünya, Netanyahu’yu “güçlü, yetkili ve uluslararası saygınlığa sahip” birisi olarak görecekti.

“Böyle olmadı” diye devam ediyor yazı; “Netanyahu’nun Paris seyahati, bir dizi talihsiz aşağılanmaya dönüştü.” Bu “talihsiz aşağılanma dizisi”nin ilk halkası, François Hollande’ın Netanyahu’dan yürüyüşe katılmamasını istemiş olması imiş. Ama, Netanyahu, yaklaşan seçimlerde kendi sağındaki rakipleri olan Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman ve Ekonomi Bakanı Naftali Bennet’in katılacak olmaları üzerine Paris’e gitmeye karar vermiş.

Tayyip Erdoğan’ın “Soruyorum: Netanyahu’nun orada ne işi vardı?” sorusunun cevabı gelmiş oluyor: “Davetsiz misafir.”

Netanyahu için en fecisi, -Haaretz haberine göre- yabancı liderleri yürüyüş mahalline götürecek otobüsü kaçırması ve ikinci otobüsü beklerken, bir başına çılgınca ortalıkta koşuşturma görüntülerinin Fransız televizyon tarafından gösterilmesi olmuş.

Bu görüntüler, yürüyüş kolunun en önünde yer kapmak için Mali Cumhurbaşkanı İbrahim Boubacak Keita’yı itip kakmasından “daha aşağılayıcı” gözüküyormuş. Haaretz haber yazısını şu üzerinde düşünülmesi gereken bölümlerle bitiriyor:

“Eğer Netanyahu’ya Paris’te olanlar kasıtlı değildiyse –aşikâr güvenlik tehlikeleri göz önüne alındığı takdirde, olmaması çok daha muhtemeldir- yine de, İsrail’in son yıllarda ulaştığı tecrit derinliklerine ilişkin çarpıcı bir metafor olarak görülebilir. İsrail Başbakanı’nı bir türlü gelmeyen bir otobüsü ayazda beklerken gösteren bir video, bir Filistin devletinin tanınmasına dair yüz tane karardan çok daha yüksek sesle konuşuyor.

İsrail 2015 yılına uluslararası statüsünün rekor düzeyde düştüğü, destekleyenlerinin giderek azaldığı bir durumda başlıyor. Bu bir ağırlıktır, bir yüktür. Bunu yükleyen, başbakan olarak, Netanyahu’dur.

Maalesef, dalga geçilen sadece Netanyahu değildir. Onu seçen ve yakında yeniden seçebilecek olan ülkedir.”

Ahmet Davutoğlu’nun Paris yürüyüşündeki halini göz önüne getiriniz. Ertesi gün Berlin’de Angela Merkel ile basın toplantısında söylediklerini bir kez daha okuyunuz. Angela Merkel’in “İslâm, Almanya’nın bir değeridir” dediği ve ertesi gün (dün) Cumhurbaşkanı Joachim Gauck ile birlikte “Müslüman kuruluşlarla birlikte Dayanışma ve Irkçılığa Karşı Yürüyüş”e katılacağını açıkladığı basın toplantısı.

Aynı saatlerde Ankara’da Tayyip Erdoğan’ın Abu Mazen ile basın toplantısında ettiği lâfları hatırlamaya çalışınız. Hani “Batı ikiyüzlülüğü”nden söz ettiği, İslamafobi’yi gelişmelerin baş sorumlusu olarak gösterdiği, “katiller Fransız vatandaşı ama İslâm sorumlu tutuluyor. Bu manidar” (oysa hiç kimse bunu söylemedi; Hollande’dan Merkel’e tam tersini söyledi) dediği basın toplantısı.

Türkiye’nin son iki yılda “uluslararası profili”nin Batı’dan ve Ortadoğu’ya nasıl gözüktüğünü, bu konuda her iki alanda çıkan sayısız yazıyı hatırlayarak bir kez daha aklınızdan geçirin.

Türkiye’nin 2015’e kimlerin yönetiminde nasıl başlamış bulunduğunu sorun ve dürüst bir cevap vermeye çalışın.

Son olarak, Haaretz yazısının alıntıladığımız son üç paragrafındaki İsrail sözcüğünün yerine Türkiye, Netanyahu sözcüğünün yerine Erdoğan (veya Davutoğlu) sözcüğünü yerleştirin.

Bu yazımızın son paragraflarında zorlandıysanız, cevaplarda kolaylık sağlayabilir.

Yani, “otobüsü kaçırmayacaksınız”... Ne Paris’te, ne “tarih”te...