Oxford'da Cumhuriyet tarihimizin bir utancının ardından...

4 Mayıs 2010 tarihinde Radikal'de yayımlanan yazıma "Oxford'da Cumhuriyet tarihimizin 'en iyisi' ile" başlığını atıvermiştim. Hayatımda yaptıklarım arasında çok az sayıda derin pişmanlık duyduğum ve "hayaleti"nin peşimi hiçbir vakit bırakmadığı az sayıdaki vahim yanlışlarımdan biriydi o yazı başlığı.

OXFORD-  Aslında Londra-Oxford treni diye yazmalıydım bu yazının mahrecini. Çünkü yazı trende yazılıyor. Tıpkı bir önceki Londra mahreçli yazının büyük bölümünün İstanbul-Londra uçağında yazılmış olması gibi.

Yaklaşık beş buçuk yıl sonra Oxford’a gidiyorum. Son kez, Mayıs 2010’da Ahmet Davutoğlu ile birlikte gitmiştik. Dışişleri Bakanı oluşunun tam birinci yıldönümüydü ve “Oxford’un Babil’i” unvanı taşıyan yani bir anlamda Oxford Üniversitesi’nin okulları arasında Oxford’un “entelektüel tapınağı” konumunda olan St Antony’s’de konuşma yapacaktı.

Kendi deyimiyle “görüşlerine değer verdiği insanlarla Oxford’a birlikte gitmek ve yolda ‘beyin fırtınası’ yapmak” istemişti. Davet ettikleri arasında, benim dışımda, Ekrem Dumanlı, Can Dündar, Eyüp Can, Fehmi Koru, Hasan Bülent Kahraman ve sanırım bir-iki isim daha vardı.

Gerçi pek “beyin fırtınası” olmadı ve Londra’ya gidiş-dönüşte uçakta sadece o konuştu ve neredeyse 9 saat beynimizi fırtınaladı ama “entelektüel ölçüler” içinde öyle verimli ve etkileyici bir gezi olmuştu ki, Oxford’dan yazdığım yazıya “’Entelektüel doyum’ bakımından hatırlayabildiğim, çok uzun süredir en zevkli hafta sonu idi, Ahmet Davutoğlu ile Oxford yollarında ve Oxford’da geçen hafta sonu” cümlesini samimiyetle iliştirivermiştim.

Gelgelelim, kantarın topuzunu da kaçırmış ve 4 Mayıs 2010 tarihinde Radikal’de yayımlanan yazıma “Oxford’da Cumhuriyet tarihimizin ‘en iyisi’ ile” başlığını atıvermiştim.

Hayatımda yaptıklarım arasında çok az sayıda derin pişmanlık duyduğum ve “hayaleti”nin peşimi hiçbir vakit bırakmadığı az sayıdaki vahim yanlışlarımdan biriydi o yazı başlığı.

O gün, Oxford’da beş buçuk yıl önce cömert övgülerimizi Dışişleri Bakanı oluşunun birinci yıldönümünde kendisinden esirgemediğim Ahmet Davutoğlu, bugün Türkiye’nin Başbakanı ve bu kez ben Londra’dan Oxford’a giden trendeyim. St Antony’s’de, dünyanın en önde gelen Ortadoğu uzmanlarından biri olan tarihçi Eugene Rogan ve başında bulunduğu “Ortadoğu Merkezi”nde, “Turkey’s Kurdish Predicament” (Türkiye’nin Kürt çıkmazı) başlıklı bir konuşma yapmak için yoldayım.

Oxford’daki konuşmama, beş buçuk yıl önceki yazı başlığıma ilişkin “büyük yanılgı”mı ve artık ve özellikle bugün zirveye çıkmış haliyle, Ahmet Davutoğlu’na duyduğum derin “hayal kırıklığı”nı anlatarak başlayacağım.

Çünkü, güne, Türkiye’nin basın tarihinin bugüne dek görmediği kapkara bir günle uyanıldı. İpek Koza grubuna, Bugün ve Kanaltürk televizyonlarının binasına polis saldırdı. Yanlarında, AKP üyesi ve ya da partiyle ilişkili, hukuka aykırı biçimde atanmış “kayyum”lar, “havuz medyası”ndan sağlanan “lojistik destek”, karartılan ekranlar, binanın içinde direnen basın mensupları, dışarıda darp edilen MHP İstanbul İl Başkanı, binanın önünde dayanışmaya gelmiş olan CHP Grup Başkanvekili, Ankara Milletvekili Levent Gök, bir gün önce Cumhuriyet Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar oradaydı, dün de Ekrem Dumanlı, “Hesap vereceksiniz” diye özgürlükleri ayaklar altına alıp çiğneyen Türkiye’nin yönetimine haykırıyordu.

Can Dündar ve Ekrem Dumanlı… Beş buçuk yıl önce Ahmet Davutoğlu’nun “beyin fırtınası” için Oxford yoluna düştüğü “beynine güvendiği insanlar”dan ikisi…

Aralarından biri, onun konuştuğu yerde, Oxford Üniversitesi’nde St Antony’s de konuşmak için yine Oxford yolunda.

O nerede? Kendisine yönelik beş buçuk yıl önce yazmış olduğum övgülerden ötürü şimdi başımı öne eğip, yüzümü yere çevirme ihtiyacını duyduğum Ahmet Davutoğlu nerede?

Başbakan! Ve, AKP’nin Genel Başkanı…

Gerçi, kimsenin kendisini taktığı yok; Türkiye’de özgürlüklere karşı girişilen kaba saldırıdan hemen herkes Tayyip Erdoğan’ı sorumlu tutuyor ve bu ülkede sanki bir başbakan ve üç gün sonra seçim yarışına girecek bir parti genel başkanı yokmuş gibi davranıyor ama bu bile Ahmet Davutoğlu’na “yazıklar olsun” dedirtmeyi gerektirecek bir durumu ifade ediyor.

“Türkiye’nin demokratik hakların ayaklar altına alındığı en utanç verici günlerinde Başbakan sıfatını  taşıyan kişi sen mi olacaktın Ahmet Davutoğlu?” diye sormak geçiyor insanın içinden.

“Bu kadar silik ve etkisiz olmayı  ne karşılığında içine sindirebiliyorsun?” sorusu bir başkası…

Bir “entelektüel” olma ama iddiası taşıyan herhangi bir insan için, eğer bir zamanlar “gerçek bir entelektüel” idiyse en rahatsız edici, belki de en incitici soru şu olabilir: “Değer miydi?”

Bu soruyu Davutoğlu’na sormak anlamsız olabilir. Zira, o, kendisi için yaratmış olduğu, hepimizi içine davet ettiği ve benim gibi kimilerinin de bir dönem içine düştüğü “düş âlemi”ne sıkışmış-kalmışlığını devam ettiriyor.

Hafta sonu bir gazetede çıkan söyleşisinde “dış politikası” ile ilgili olarak “bir iç muhasebe yapıyor musunuz?” sorusuna şu cevabı vermişti:

“Elbette muhasebe yapıyorum ama, peki bu yaşananların sorumlusu kim? Size dört örnek vereyim. Bir, Suriye-İsrail barışı bizim arabuluculuğumuzda gerçekleşmiş olsaydı acaba bugün Ortadoğu nasıl olurdu? İki, İran Nükleer Anlaşması Türkiye aracılığıyla 2015’te değil de 2010’da olsaydı nasıl bir dünya görürdük? Üç, Türkiye’nin teklif ettiği Türkiye-Ürdün-Lübnan-Suriye dörtlü ortak pazarı, ki çok ileri bir aşamaya gelinmişti, Arap Baharı’nda Suriye rejiminin yaptığı hatalar sebebiyle durmamış olsaydı nasıl bir sonuç doğardı? Bütün bu sorduğum soruların cevaplarında Türkiye’nin sorumluluğu yok. Bakın biz bir düzen kurmaya çalıştık ama bazıları Türkiye’nin öncülüğünde doğacak bir bölgesel düzenin yarattığı rahatsızlık sebebiyle tüm çalışmalarımızı sabote etti. Gelinen noktada bölge, diktatörlerle teröristlerin mücadele alanına dönüştü.”

Yazık. Davutoğlu, gerçeklerden tümüyle kopup gitmiş. Bambaşka bir dünyada yaşıyor. İstanbul’da Türkiye basın özgürlüğü tarihinin en karanlık, en utanç verici sayfasının açıldığı şu güne uyanmamış olsak, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun bölgedeki diktatörlerle teröristler arasındaki mücadele alanında “demokrasi”yi temsil ettiğini düşüneceğiz neredeyse.

Hele bir yandan da, “Eğer…” diye başlayan “olsaydı” diye biten soruları…

Önceki akşam Londra’da CEFTUS’un (Türkiye Çalışmaları Merkezi)  konuğu olarak, Westminster’de İngiltere’nin tarihi parlamento binasının Avam Kamarası’na ait bir bölümündeki konuşmamın soru-cevap bölümünde söz alan dinleyicilerden biri “Eğer, Mustafa Kemal Atatürk bugün yaşasaydı” diye sorusuna başladı ve Türkiye’nin karşılaştığı bir dizi sorunu sıraladıktan sonra, “bunlara ilişkin olarak nasıl davranırdı?” diye sordu.

On yılı aşkın süre Ortadoğu tarihi dersi verdiğim üniversitelerde ilk dersimi “tarih metodolojisi” üzerinde yaptığımı söyledim ve “Tarih, ‘olsaydı’nın değil, ‘olmuş olan’ın hikayesidir. Öğrencilerimin benden ilk öğrendiği budur. Atatürk bugün yaşamıyor olduğuna göre, bugün nasıl davranacağını asla öğrenemeyeceğiz” dedim.

“Olsaydı”cı Ahmet Davutoğlu’nun ise Cumhuriyet’in 92. Yıldönümü’nde, Türkiye’nin en kanlı terör eyleminin gerçekleştiği ve basın özgürlüğünün en kaba saldırıya maruz kaldığı günlerde Türkiye Başbakanı sıfatını taşıdığı ama hiç kimsenin onu kaale almadığı, öğretilecek.

Bu kadar.

Tren Oxford’a geldi…